- 12 Haziran 2015
- 35.953
- 31.610
- 2.693
Kimse benim adımı bilmemeliydi.
Bunu okuyor olman bile Tanrı’nın lütfunun bir kanıtı.
Annem ben henüz bebekken öldü. Sanırım 3 yaşındaydım. Onu hatırlayacak kadar büyük değildim. Onunla ilgili aklımda kalan tek şey, beni kollarında tutması.
Ben, 6 kardeşim ve babam; Lagos’ta bir gecekondu mahallesinde, tek odalı bir evde yaşıyorduk. Mahallemin adı Olusosun, belki duymuş olabilirsin. Afrika’nın en büyüğü olan, meşhur bir atık alanının hemen yanında. Oraya günde 10.000 ton çöp döküldüğünü söylüyorlar. Kimyasal atıklar. Kırık televizyonlar. Aklına gelebilecek her şey.
İşte orası benim arka bahçemdi.
Futbol oynamaya başladığımda ve krampona ihtiyacım olduğunda arkadaşlarımla çöplüğe iner ve aramaya başlardık.
‘Hey, yırtık bir Nike buldum! Sol ayak! 40 numara!!’
(Bir saat sonra)
‘Hey, bir tane Puma buldum!!! Sağ ayak!! 38 numara!!
İdare eder. Aramızda paylaşabileceğimiz bir çift kramponumuz vardı.
Mahallemizdeki çoğu insan atık alanında bulduğu çöpleri satarak geçiniyordu ama küçüklüğümde babam şöförlük yapardı. Annem öldükten sonra bu işi kaybetti ve bir karakolun mutfağında bulaşıkçı olarak çalışmaya başladı. Ama bu iş kiramızı ödemek için yeterli değildi. Yaklaşık 12 yaşındayken bir geceyi hatırlıyorum; Ev sahibi artık sabrını yitirmişti ve dairemizin elektriğini kesti. Tek bir odada, yedi kişi, televizyon yok, ışık yok, kapkaranlık. Dışarı çıktığımı hatırlıyorum; bir bataklığın yanına oturdum, gerçekten bir bataklık, ve ağlamaya başladım.
Tanrı’ya sordum, ‘Bu nasıl bir hayat???’
O zamanlarda aileme yardımcı olmak ve eve ekmek getirebilmek için futbol oynamayı bırakmıştım. Kız kardeşlerim portakal satıyordu. Bir markette falan değil, sokakta. Lagos’ta trafik çok yoğun olduğu için, yol kenarında bekleyip arabaların arasında koşarak meyve ve su satıp para kazanabilirsin. Ben çok hızlı olduğum için su satmakta iyiydim. Su satarken on ikilik bir koliyi başına koyar, birinin korna çalmasını ya da el sallamasını beklersin. Sonra ışık yeniden yeşile dönmeden arabaya doğru depar atarsın.
Kendi kendime, ‘Gördükleri en hızlı çocuk olacağım,’ diye düşünürdüm.
Aslında bundan keyif bile alıyordum. Bu benim için antrenman gibiydi.
Bazı günler eve o kadar yorgun gelirdim ki kız kardeşlerime sorardım, ‘Yarın sizinle portakal satmaya gelsem olmaz mı?’
Büyük kardeşim Andrew, en zor iş onundu. Sabah 3’te kalkar ve sokakta spor gazeteleri satardı. Bazen eve getirdiği gazetelerin kapaklarında Drogba veya Zlatan’ı görür ve onlara hayran kalırdım. Onlar başka bir dünyada yaşıyor gibiydi. Benim için futbol sadece çalışmıyorken yaptığım bir şeydi. Ve ben hep çalışıyordum.
Eğer bir yerde para kazanılabiliyorsa, ben oradaydım. Hatta bir TV programına bile çıktım. Bir aile bilgi yarışması gibi bir şeydi ve programın sonunda seyircilerin arasından insanları sahneye davet ettiler. Tanrı’ya şükür, ben çağırıldım ve başarılı oldum. Canlı yayında yaklaşık 10.000 Naira kazanmıştım.
O ana kadar elimde daha fazla para tutmamıştım.
Yaklaşık 8 dolardı.
Ertesi gün okulda arkadaşlarım bana biraz takılıyorlardı.
Dün televizyonda canlı yayındaydın, bugün okuldasın. Ne iş?
Ama benim umrumda değildi. Ben ekmeğimin peşindeydim. Birkaç yıl boyunca Lagos’ta bir papaz için çalıştım. Çok ünlü biriydi. Hatta televizyonda bile çıkıyordu. Kilisede küçük bir dizüstü bilgisayarları vardı ve benim işim insanlara bültene kayıt olmaları için e-posta adreslerini yazdırmaktı. Her 10 e-posta için yaklaşık 10 cent’e yakın bir para alıyordum. O kadar iyiydim ki, belki senin bile e-postanı almışımdır.
Napoli’den ayrıldığımda kaç kişinin bana, ‘Türkiye’ye gitme. Delirdin mi?’ dediğini biliyor musun?
Eski bir menajerim bile bana, ‘Hayır, hayır, hayır. Oraya gitme. Akıllıca bir hamle değil,’ dedi.
Ama ben kafamla değil, Kalbimle düşünürüm. Galatasaray’da oynamak istiyordum. Napoli’de yaşadığım o duygudan sonra, herhangi bir kulübe nasıl gidebilirim? İmkansız. Sıkıcı…
Dünyanın en tutkulu ilk 3 kulübünden birine gitmek istiyordum. Beni gerçekten anlayan insanların onlar olduğunu düşünüyorum. Futbolu başka türlü yaşayanlar. Bir iş olarak değil, bir aşk hikayesi olarak.
İmza atmadan önce Okan Buruk’la telefonda konuştuğumda bana şunu söyledi:
‘Sana bir insan olarak, bir teknik direktör olarak ve bir baba olarak seni kulübümde istediğimi söylemek için buradayım. Ve biliyorum ki bu taraftar seni çok sevecek. Senin için her şeyi yapacaklar. Zor bir dönemden geçtiğin zamanlarda bile bu kulüp arkanda olacak.’
Türkiye’ye giden uçağa binmeden önce her şeyi Tanrı’nın ellerine bıraktım.
Uçak indiğinde, gecenin bir yarısı, beni bekleyen 3 bin Galatasaray taraftarı vardı. Özel bir havalimanında. Uçağımı havadayken takip ediyorlardı!! İnsanlar beni kollarını açarak karşıladı. Bu his paradan daha değerli.
İnanmıyorsan, git Van Dijk’e sor. Liverpool’la oynadığımız Şampiyonlar Ligi maçından sonra onunla konuşuyordum, bana, ‘Adamım, bu nasıl bir atmosfer böyle!?’ dedi.
Ben de ona, ‘Kardeşim, dürüst olayım; buraya hiç gelmemiş olsaydım ve biri bana anlatıyor olsaydı, buna inanmazdım,’ dedim.
İmza attığımda herkes, ‘Ne yapıyor bu? Galatasaray’a neden gidiyor?’ dedi.
Ama hikayemi biliyorsan, bu sorunun cevabını zaten biliyorsun.
U-17 Dünya Kupası’nda Gol Kralı olduğumda bir muhabir bana şunu sormuştu:
‘Yoktan geldin. Artık herkes seni tanıyor. Ne başarmak istiyorsun?’
Cevabım, 15 yıl önce kuyunun dibinde verdiğim cevabın aynısıydı.
Ne istiyorum biliyor musun?
Büyüklük.
Kendim için değil. Benim gibi olanlar için. Bizden milyonlarca, milyonlarca var. Bir sonraki öğününü kazanmak için çalışmak zorunda olan çocuklar. Trafikte su satanlar. Çöplükte satacak bir şey arayanlar. Hayatta kalmaya çalışanlar. Dua edenler. Hayal kuranlar.
Bana huzur veren şey para değil. Virgüller değil. Saatler değil. Kesinlikle şöhret de değil; dürüst olmam gerekirse o epey sıkıcı.
Bana gerçek huzuru veren şey; Nijerya’ya eve dönmek ya da İstanbul’da bir sokakta yürümek. Üzerimde sadece normal bir kapüşonlu var. Ve ben hala BEN’im.
Çocuklarla konuşabiliyorum ve onlara şunu diyebiliyorum: ‘Hey, ben sendim. Sana benziyordum anlamında değil. Hayır, hayır. Ben direkt sendim.
Bir ayağında Nike, diğer ayağında Puma olan bir çocuk.
Biri 40 numara, diğeri 38 numara.’
Tanrı’nın lütfuyla başardım.
Benim hikayem kanıt olsun…
Bir bataklığınn kenarından başlayabilirsin ve yine de… yine de…
Adın, bin yıl boyunca insanların dilinde olabilir.
TÜM METİN İÇİN
Kaynak: theplayerstribune.com
