Alpay Asma
Şef Gümüş Kıvrım
- 23 Kasım 2008
- 73.968
- 23.525
- 3.723
Hepimizin göremediği, aynı dönemde yaşamadığı halde saygı duyduğu insanlar olmuştur hayatında. Evet, söz konusu Galatasaray olunca ilk akla gelen isimlerden biri de Jupp Derwall'dir herhalde.
Daha önce pek çok kişiden hakkında yapılan yorumları okuduğumuz veya dinlediğimiz olmuştur. Ama bugüne kadar hiç kimse onun kendi kaleminden çıkar satırlarda sakladıklarını dillendirmedi sanırım.
Bu yazıyı kaleme aldım. Çünkü sizlere bizleri, bizden daha iyi tanıyan bu adamı, daha yakından anlatmak, tanıtmak istiyorum. Yazdığı bu kitabı okuyamadan önce de kendisine çok saygı duyuyordum ve seviyordum, ama okuduktan sonra duyduğum saygının yanına büyük bir minnet de eklendi.
Neyse, lafı daha fazla uzatmadan sizleri Derwall'in Türkiye macerasını anlattığı kitabından seçtiğim bölümler ile baş başa bırakıyorum...
**************************************
Kendisinin G.Saray'a geliş hikayesi ile çok şey yazıldı çizildi son dönemde belki. Çoğu anlatının giriş cümlesi ve tümcesi de hep EURO 84'te Maceda'nın son dakika da attığı kafa golü ile Almanya'yı evine gönderişidir sanırım.
Bu tespite yanlış demek bu isimlere haksızlık olur, ama kendisi daha teknik direktörlük yıllarında Türkiye'ye karşı oynadığı maçlarla tanışmış aslında bizle desek daha doğru olur sanırım. O günlerde yolunun buralara düşeceğini kimse tahmin edemezdi, ama ilk görüş derler ya her şeyin başlangıcı, işte tam da bu belki Galatasaray ve Türk futbolunun yakın tarihinin kaderini değiştiren de. O gün orada gördüğüne ve taraftarın tutkusuna duyduğu hayranlık, belki de buraya davet edildiğinde, ve geldikten sonra düştüğü her tereddüt anında onu burada kalmaya ikna eden.
Dedim ya çok şey yazıldı kendisi ile ilgili ama söylenmeyen çok şey de var. Geliş hikayesi, tesisleşme ve modernizasyona katkıları çokça dillendirildi ama bizim hakkımızda düşündükleri çok az konuşuldu.
Onun hakkında yazdığım ilk yazıda da Jupp Derwall'in Türk Futbolu ve Türk futbolcusu hakkında ki düşündüklerine yer vereceğim bu sebeple.
TÜRK FUTBOLCULAR VE TÜRK FUTBOLU ÜZERİNE
Türk Futbolu
''Türkiye'de futbol büyük bir istek, özveri, ve hararetle oynanır. Türk futbolcuların topa yatkınlığı göz doldurur niteliktedir. Tarzları daha çok güney ülkeleriyle, İtalyanlar ya da Yugoslavlar ile kıyaslanabilir.
Ben bunu 1972'de, Ankara'da 2-0'lık, 1977'de İstanbul'da ki 5-0'lık maçlarda ve İzmir, Gelsenkirchen ve Berlin'de ki maçlarda tespit etme fırsatı buldum.
Fakat ister İnönü Stadyumu ister Fenerbahçe Stadı olsun, futbolcuların bu güney ülkelerine özgü tarzlarını pek ortaya koymalarına müsaade edecek durumları yoktu. Oyuncular kötü sahalardan dolayı ustalıklarını gösteremiyordu. Gerekli taktikleri uygulayamıyorlardı. Türkiye Liglerinde oyuncuların ortalamanın üstünde ki teknik ve yeteneğim hucum da kullanılacağı yerde, daha çok müdafaa'ya yönelik bir oyun tarzıyla sınırlı kalmasının nedenini kötü sahalarda aramak gerekiyordu.''
Sonrası zaten malum, bilindiği gibi Ali Uras'a daha gelişinde şart koştuğu çim sahanın yaptırılışı, teknik ve taktik yönden değişen antreman teknikleri, futbolcuların her dönem olduğu gibi başlangıçta adapte olamayışı sebebi ile yaşanan sorunlar ve iyi niyetin hakim oluşu ile gelen başarılar.
Derwall'in bir başka çarpıcı tespiti de, her şeyi transfere endeksleyen başkanların ve yöneticilerin düştüğü yanılgı üzerine.
O aslında, sadece tesisleşme derken, inşa edilen yapı'dan dem vurmuyor, tam da aslında devrimini başlattığı nokta da bu çünkü. Modernleşen tesisler ile değişen sadece sahanın üstü değil içi de. İdman koşullarından, takımın kadrosunun teknik direktör yerine yönetim-oyuncu grubu tarafından belirlenmesine, otoriter-teokratik yönetim kimliğinden, yenilikçi bir anlayışın hem futbolcu hem de yönetim gruplarına kabul ettirişine kadar pek çok bilgiyi bulabilirsiniz bu kitapta.
Türk Futbolcular
Sadece Türk Futbolu ile genel tespitler değil futbolcu bazlı değerlendirmelerde yapmış kendisi kitabında. İşte o satırlar:
''Uzun çalımlar ve topun uzun süre ayakta tutulmaya alışılması, topun kaybedilmesi ve karşı atakların başlamasına neden oluyordu. Hızlı, tek pas yapıp ve sade biçimde ileriye doğru oynamak yerine topu çapraz ve geriye doğru oynamayı tercih ediyorlardı.
Fenerbahçe ve Beşiktaş ile yapılan derbi maçları sert hesaplaşmalar izlenimi yaratıyordu. Fauller, sarı ve kırmızı kartlardan geçilmiyordu. Güzel bir futbol beklentisi içinde ki bir yığın seyirciye ve televizyon başında büyük bir oyun izlemek isteyen insanlara yazık oluyordu.''
Bunun sebebini de öyle güzel açıklamış ki, dedim ya ta yazının başında, bizi bizden iyi tanımış diye işte tam da bundan sonra yazacaklarım ile ilgili bu da.
Türkiye'de ki sistemin daha baştan çöktüğü nokta'dan, rekabet koşullarından başlamış kendisi. İtalya, Almanya ve Fransa'da ki hayat şartlarının yüksek oluşunun oyuncular arasında saldırganlığa set çekip, hoş görü ortamını tesis edişine, Türkiye'de ise rekabetin haddinden fazla yüksek oluşu sebebi ile yükselmek ve hayat standartlarını yükseltmek için futbolcuları da diğer tüm meslek grup mensupları gibi hoşgörü ortamından uzaklaştırılıp daha saldırgan, daha sonuç odaklı, ve gelişimden uzak bir hale getirildiğinden dem vurmuş.
Diğer bir rahatsız olduğu konuda medyanın sonuç odaklı, acımasız eleştirileri. Medya'nın bu yarattığı ortamın oyuncuları ve yönetimleri de bu tarz düşünmeye ittiğine ve hatalı kararlar almaya zorladığına değinmiş. Hata yapmaktan korktukça geleneklere tutunup hata yapan, plansız para harcayan kurumlara dönüşen yönetimler ve bunun sonucununda bir kısır döngü olduğunu bundan yıllar önce görmüş.
Dedim ya kitap uzun, ama çok derin diye. Bu yazı da burada bitmiyor elbet. İkinci bölümde de kendisinin bizde çalıştığı dönemde ki sağ kolu olan Mustafa Denizli ve ileride Türk futbolunun ve Galatasaray'ın en önemli figürlerinden biri haline gelecek dönemin takım kaptanı Fatih Terim hakkında ki görüşleri ile devam edeceğim...
Saygılarımla,
Okumak isteyenler aşağıda ki linkten tamamını indirebilir.
Dropbox - Jupp Derwall - Türkiye Anıları.pdf
Daha önce pek çok kişiden hakkında yapılan yorumları okuduğumuz veya dinlediğimiz olmuştur. Ama bugüne kadar hiç kimse onun kendi kaleminden çıkar satırlarda sakladıklarını dillendirmedi sanırım.
Bu yazıyı kaleme aldım. Çünkü sizlere bizleri, bizden daha iyi tanıyan bu adamı, daha yakından anlatmak, tanıtmak istiyorum. Yazdığı bu kitabı okuyamadan önce de kendisine çok saygı duyuyordum ve seviyordum, ama okuduktan sonra duyduğum saygının yanına büyük bir minnet de eklendi.
Neyse, lafı daha fazla uzatmadan sizleri Derwall'in Türkiye macerasını anlattığı kitabından seçtiğim bölümler ile baş başa bırakıyorum...
**************************************
Kendisinin G.Saray'a geliş hikayesi ile çok şey yazıldı çizildi son dönemde belki. Çoğu anlatının giriş cümlesi ve tümcesi de hep EURO 84'te Maceda'nın son dakika da attığı kafa golü ile Almanya'yı evine gönderişidir sanırım.
Bu tespite yanlış demek bu isimlere haksızlık olur, ama kendisi daha teknik direktörlük yıllarında Türkiye'ye karşı oynadığı maçlarla tanışmış aslında bizle desek daha doğru olur sanırım. O günlerde yolunun buralara düşeceğini kimse tahmin edemezdi, ama ilk görüş derler ya her şeyin başlangıcı, işte tam da bu belki Galatasaray ve Türk futbolunun yakın tarihinin kaderini değiştiren de. O gün orada gördüğüne ve taraftarın tutkusuna duyduğu hayranlık, belki de buraya davet edildiğinde, ve geldikten sonra düştüğü her tereddüt anında onu burada kalmaya ikna eden.
Dedim ya çok şey yazıldı kendisi ile ilgili ama söylenmeyen çok şey de var. Geliş hikayesi, tesisleşme ve modernizasyona katkıları çokça dillendirildi ama bizim hakkımızda düşündükleri çok az konuşuldu.
Onun hakkında yazdığım ilk yazıda da Jupp Derwall'in Türk Futbolu ve Türk futbolcusu hakkında ki düşündüklerine yer vereceğim bu sebeple.
TÜRK FUTBOLCULAR VE TÜRK FUTBOLU ÜZERİNE
Türk Futbolu
''Türkiye'de futbol büyük bir istek, özveri, ve hararetle oynanır. Türk futbolcuların topa yatkınlığı göz doldurur niteliktedir. Tarzları daha çok güney ülkeleriyle, İtalyanlar ya da Yugoslavlar ile kıyaslanabilir.
Ben bunu 1972'de, Ankara'da 2-0'lık, 1977'de İstanbul'da ki 5-0'lık maçlarda ve İzmir, Gelsenkirchen ve Berlin'de ki maçlarda tespit etme fırsatı buldum.
Fakat ister İnönü Stadyumu ister Fenerbahçe Stadı olsun, futbolcuların bu güney ülkelerine özgü tarzlarını pek ortaya koymalarına müsaade edecek durumları yoktu. Oyuncular kötü sahalardan dolayı ustalıklarını gösteremiyordu. Gerekli taktikleri uygulayamıyorlardı. Türkiye Liglerinde oyuncuların ortalamanın üstünde ki teknik ve yeteneğim hucum da kullanılacağı yerde, daha çok müdafaa'ya yönelik bir oyun tarzıyla sınırlı kalmasının nedenini kötü sahalarda aramak gerekiyordu.''
Sonrası zaten malum, bilindiği gibi Ali Uras'a daha gelişinde şart koştuğu çim sahanın yaptırılışı, teknik ve taktik yönden değişen antreman teknikleri, futbolcuların her dönem olduğu gibi başlangıçta adapte olamayışı sebebi ile yaşanan sorunlar ve iyi niyetin hakim oluşu ile gelen başarılar.
Derwall'in bir başka çarpıcı tespiti de, her şeyi transfere endeksleyen başkanların ve yöneticilerin düştüğü yanılgı üzerine.
O aslında, sadece tesisleşme derken, inşa edilen yapı'dan dem vurmuyor, tam da aslında devrimini başlattığı nokta da bu çünkü. Modernleşen tesisler ile değişen sadece sahanın üstü değil içi de. İdman koşullarından, takımın kadrosunun teknik direktör yerine yönetim-oyuncu grubu tarafından belirlenmesine, otoriter-teokratik yönetim kimliğinden, yenilikçi bir anlayışın hem futbolcu hem de yönetim gruplarına kabul ettirişine kadar pek çok bilgiyi bulabilirsiniz bu kitapta.
Türk Futbolcular
Sadece Türk Futbolu ile genel tespitler değil futbolcu bazlı değerlendirmelerde yapmış kendisi kitabında. İşte o satırlar:
''Uzun çalımlar ve topun uzun süre ayakta tutulmaya alışılması, topun kaybedilmesi ve karşı atakların başlamasına neden oluyordu. Hızlı, tek pas yapıp ve sade biçimde ileriye doğru oynamak yerine topu çapraz ve geriye doğru oynamayı tercih ediyorlardı.
Fenerbahçe ve Beşiktaş ile yapılan derbi maçları sert hesaplaşmalar izlenimi yaratıyordu. Fauller, sarı ve kırmızı kartlardan geçilmiyordu. Güzel bir futbol beklentisi içinde ki bir yığın seyirciye ve televizyon başında büyük bir oyun izlemek isteyen insanlara yazık oluyordu.''
Bunun sebebini de öyle güzel açıklamış ki, dedim ya ta yazının başında, bizi bizden iyi tanımış diye işte tam da bundan sonra yazacaklarım ile ilgili bu da.
Türkiye'de ki sistemin daha baştan çöktüğü nokta'dan, rekabet koşullarından başlamış kendisi. İtalya, Almanya ve Fransa'da ki hayat şartlarının yüksek oluşunun oyuncular arasında saldırganlığa set çekip, hoş görü ortamını tesis edişine, Türkiye'de ise rekabetin haddinden fazla yüksek oluşu sebebi ile yükselmek ve hayat standartlarını yükseltmek için futbolcuları da diğer tüm meslek grup mensupları gibi hoşgörü ortamından uzaklaştırılıp daha saldırgan, daha sonuç odaklı, ve gelişimden uzak bir hale getirildiğinden dem vurmuş.
Diğer bir rahatsız olduğu konuda medyanın sonuç odaklı, acımasız eleştirileri. Medya'nın bu yarattığı ortamın oyuncuları ve yönetimleri de bu tarz düşünmeye ittiğine ve hatalı kararlar almaya zorladığına değinmiş. Hata yapmaktan korktukça geleneklere tutunup hata yapan, plansız para harcayan kurumlara dönüşen yönetimler ve bunun sonucununda bir kısır döngü olduğunu bundan yıllar önce görmüş.
Dedim ya kitap uzun, ama çok derin diye. Bu yazı da burada bitmiyor elbet. İkinci bölümde de kendisinin bizde çalıştığı dönemde ki sağ kolu olan Mustafa Denizli ve ileride Türk futbolunun ve Galatasaray'ın en önemli figürlerinden biri haline gelecek dönemin takım kaptanı Fatih Terim hakkında ki görüşleri ile devam edeceğim...
Saygılarımla,
Okumak isteyenler aşağıda ki linkten tamamını indirebilir.
Dropbox - Jupp Derwall - Türkiye Anıları.pdf
