Okunmaya Değer Hikayeler!

hikaye küçük bir çocuğun eczaneden çaldığı ilaçlarla yakalanması ile başlıyor. Eczacı, çocuğu yakalıyor ve bunlarla ne yapacağını soruyor. Çocuk, "annem için" diyor ve bu arada yan dükkandaki bir lokantanın sahibi devreye giriyor ve ilaçların parasını ödüyor. Torbaya yiyecek de koyarak çocuğa veriyor. Aradan 30 sene geçiyor. Kızıyla birlikte işlettiği dükkanda o lokanta sahibi rahatsızlanıyor, hastaneye kaldırılıyor. Kızı, korkunç bir hastane faturasıyla karşılaşıyor. Üzüntülü kız, babasının yanı başında uyuyor ve uyandığında bir not buluyor. Notta, hastane faturası sıfır olarak gözüküyor ve notun üzerinde "tüm masraflar 30 yıl önce ödendi" yazıyor. Tabii ki faturayı ödeyen, şimdinin doktoru 30 yıl öncenin annesi için ilaç çalan o çocuk
 
Hakim sanığa sorar:

Uluslararası kaçakçılıkla suçlanıyorsunuz, ne diyeceksin bakalım.

Sanık sakin bir ifadeyle cevap verir:

“Tamamen iftira efendim. Biz fenerliyiz. Uluslararası ne işimiz olabilir ki bizim?"
 
VIETNAM`DAN DÖNEN ASKER

Vietnam’da savaştıktan sonra, sonunda evine dönmekte olan bir asker hakkında bir hikaye anlatılır;



Asker San Francisco’dan ailesini arar:



- Anne baba, eve dönüyorum, ama sizden bir şey rica ediyorum. Yanımda bir arkadaşımı da getirmek istiyorum.



- Memnuniyetle, onunla tanışmak isteriz diye cevapladılar.



Oğulları,



- Bilmeniz gereken bir şey var diye devam etti.



- Arkadaşım savaşta ağır yaralandı. Bir mayına bastı ve bir koluyla ayağını kaybetti. Gidecek hiçbir yeri yok ve onun gelip bizimle kalmasını istiyorum.



- Bunu duyduğuma üzüldüm oğlum. Belki onun başka bir yer bulmasına yardımcı olabiliriz.



- Hayır, anne, baba onun bizimle yaşamasını istiyorum.



- Oğlum dedi babası, bizden ne istediğini bilmiyorsun. Onun gibi özürlü biri bize korkunç bir yük olur. Bizim kendi hayatımız var ve bunun gibi bir şeyin hayatımıza engel olmasına izin veremeyiz. Bence bu arkadaşını unutup eve dönmelisin. O kendi başının çaresine bakacaktır.



Oğlu o anda telefonu kapattı ve ailesi ondan bir süre haber alamadı. Ama birkaç gün sonra, San Francisco polisinden bir telefon geldi. Oğullarının yüksek bir binadan düşüp öldüğünü öğrendiler. Polis bunun intihar olduğuna inanıyordu. Üzüntü dolu anne baba hemen San Francisco’ya uçtular ve oğullarının cesedini tespit etmek için şehir morguna götürüldüler. Onu tanıdılar ve bilmedikleri bir şey daha öğrenince dehşete düştüler. Oğullarının sadece bir kolu ve bir bacağı vardı !…
 
Amerika'da, müebbet hapis cezasına çarptırılan bir adam, sabah akşam hapishaneden kaçmanın yollarını düşünüyomuş. Bir gün bahçede volta atarken gardiyanların bir tabutu cenaze arabasına yüklediğini görünce nihayet aylardır aradığı fikri oracıkta bulmuş. Burası büyük bir cezaevi olduğu için her hafta mutlaka 2-3 kişi Tanrı'nın rahmetine kavuşuyomuş. Mahkum, gardiyanlardan birine, cenaze olduğu bir gün tabuta konularak kaçırılması karşılığında epey yüklüce para teklif etmiş. Gardiyan korktuğundan başta biraz mızırdanmış ama sonra paranın cazibesine kapılıp kabul etmiş.



Gardiyan adama, gece cenazelerin bekletildiği yerin anahtarından yaptırıp vermiş. İlk cenazede adam tabutun içine girecekmiş. Cenaze defnedildikten sonra da, gece gardiyan gelip adamı mezardan çıkaracakmış.



Plan aynen uygulamaya konmuş. Kaçma ateşiyle yanıp kavrulan mahkum ölüye aldırmadan sıkış tepiş tabutun içine girmiş. Sabah da gardiyanlar tabutu cenaze arabasına yüklemişler ve mezarlığa götürüp laf olsun diye yapılan bir dini törenle gömmüşler.



Mahkum tabutun içinde sabırsızlanarak gardiyanın gelip onu çıkarmasını bekliyomuş. Epey vakit geçtiği halde gelen giden olmayınca biraz biraz endişelenmeye başlamış. Bayağı bir zaman geçip de hala gelen olmayınca bizimki hafiften tırsmaya başlamış. "Acaba kendim çıkabilir miyim?" diyerek etrafı araştırmak istemiş. Cebinden zar zor çakmağını çıkarıp yakmış. Tabutun üstünü incelerken gözü bi an yanındaki ölüye takılmış. Ve o an donup kalmış! Yanındaki ceset anlaşmayı yaptığı gardiyanmış!

Ekli dosyayı görüntüle 13640

bu ney la uyku yok bugün..
 
CİNLERİN DÜĞÜNÜ-1



1946 tarihlerinde, ben babamla beraber Bingöl-Göynük’ün Çatak köyünden geliyordum. Şeker Baba adlı yerden yaylaya doğru yürüyorduk. Babam için gece gündüz fark etmezdi yürürdü. “Çıkalım oğlum” dedi. “Gün battı benim işlerim var, yarın onun için burada kalamayız” dedi. Çıktık, önümüzde merkep (eşek) vardı, ben babamla geliyordum ve yürüyüp Karacehennem bölgesin soluna Eserbaba yaylasına, Karer Bölgesine doğru geldik. Orada yolun soluna doğru baktım ve ormanlıkta bir ateş yanıyordu, o ateş bazen gölge oluyor bazen de parlıyordu. Ama garip garip sesler vardı ve babam orada eline dahreyi (ağaç kesmeye yarayan demir) aldı. Babam yabani hayvanları, cin-peri dediğimiz varlıkları korkutmak için babam yanında taşırdı.

Onlar demir sesini duyunca korkarlardı. Yollarına yakın geçtiğimiz için eşek öndeydi ben arkadaydım ve babam beni araya aldı, “Sen gel” dedi. “Geliyorlar” dedi. Daha sonra yürürken türkü, şarkı gibi sesler geliyordu. Öylelikle babamla tepeye çıkmıştık. Babama ne olduğunu sordum, babam korkmamam için bana söylemiyordu. Ertesi gün ablama anlattım. Ablam ise, “O çoban ateşidir” dedi ve “Karacehennem’de de o saatte çoban ateşinin etrafında cinler vardır. O ateşin etrafında cinlerin düğünü vardır” dedi. “Ateş yakmışlar ve düğün yapmışlar. Senin korkmaman için baban sana söylememişti” dedi. “Baban seni eşekle kendi arasına aldı ki, sana zarar vermesinler. Dahreyi’de cinler metal sesinden korkuyorlar diye baban çıkarmıştı” dedi.
 
Savaşın en kanlı günlerinden biri. Asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içindeyere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Asker teğmene koştu:



- Teğmenim, fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim? “Delirdin mi?” der gibi baktı teğmen.



-Gitmeyedeğer mi? Arkadaşın delik deşik olmuş. Büyük olasılıkla ölmüştür bile. Kendi hayatini da tehlikeye atma. Asker ısrar etti.



Teğmen:



- Peki, dedi. Git o zaman. İnanılır gibi değildi. Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı koşa koşa döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar.



Teğmen,kanlar içindeki askeri muayene etti. Sonra onu sipere taşıyan arkadaşına döndü:



-Sana hayatını tehlikeye atmana değmez, demiştim. Bak haklı çıktım. Bu zaten ölmüş.



-Değdi teğmenim, dedi asker hıçkırarak. Gene de değdi, çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak dünyaya bedeldi benim için.



“Geleceğini biliyordum Jim, diyordu arkadaşım… Geleceğini biliyordum!..”
 
CİNLERİN DÜĞÜNÜ-1



1946 tarihlerinde, ben babamla beraber Bingöl-Göynük’ün Çatak köyünden geliyordum. Şeker Baba adlı yerden yaylaya doğru yürüyorduk. Babam için gece gündüz fark etmezdi yürürdü. “Çıkalım oğlum” dedi. “Gün battı benim işlerim var, yarın onun için burada kalamayız” dedi. Çıktık, önümüzde merkep (eşek) vardı, ben babamla geliyordum ve yürüyüp Karacehennem bölgesin soluna Eserbaba yaylasına, Karer Bölgesine doğru geldik. Orada yolun soluna doğru baktım ve ormanlıkta bir ateş yanıyordu, o ateş bazen gölge oluyor bazen de parlıyordu. Ama garip garip sesler vardı ve babam orada eline dahreyi (ağaç kesmeye yarayan demir) aldı. Babam yabani hayvanları, cin-peri dediğimiz varlıkları korkutmak için babam yanında taşırdı.

Onlar demir sesini duyunca korkarlardı. Yollarına yakın geçtiğimiz için eşek öndeydi ben arkadaydım ve babam beni araya aldı, “Sen gel” dedi. “Geliyorlar” dedi. Daha sonra yürürken türkü, şarkı gibi sesler geliyordu. Öylelikle babamla tepeye çıkmıştık. Babama ne olduğunu sordum, babam korkmamam için bana söylemiyordu. Ertesi gün ablama anlattım. Ablam ise, “O çoban ateşidir” dedi ve “Karacehennem’de de o saatte çoban ateşinin etrafında cinler vardır. O ateşin etrafında cinlerin düğünü vardır” dedi. “Ateş yakmışlar ve düğün yapmışlar. Senin korkmaman için baban sana söylememişti” dedi. “Baban seni eşekle kendi arasına aldı ki, sana zarar vermesinler. Dahreyi’de cinler metal sesinden korkuyorlar diye baban çıkarmıştı” dedi.



Ya bak bu çok ilginç çünkü çocukluğumuzda anneannem ve dedem benzeri bir sürü hikaye anlattılar , kendi anneminde çocukken annesiyle beraber şahit olduğu şeyler olmuş eskiden ama baya baya eskiden bu tip şeyler daha sıkmış ,

bu tip derken gerçek üstü inanılması zor şeylerden bahsediyorum ...
 
New York`tan Los Angeles`e giden uçakta cingöz bir avukat ile sarisin görünüşlü bir hanim yan yana oturuyorlar. Avukat hem hanımla yakınlaşmak hem de hoşça vakit geçirmek için bir oyun teklif ediyor. Kabul görünce oyunu anlatıyor:

-Size bir soru soracağım cevabi bilemezseniz bana 5 dolar vereceksiniz sonra siz soracaksınız bilemezsem ben size 50 dolar vereceğim.

Ve ilk soruyu soruyor:

-Ay ile dünya arasındaki uzaklık ne kadardır?

Kadın tek söz söylemeden çantasından 5 dolar çıkarıp adama uzatmış.

Soru sorma sırası sarışına gelmiş:

-Tepeye 3 ayakla tırmanıp 4 ayakla aşağı inen şey nedir?

Adam dakikalarca düşünmüş… Yanıtı bulamamış… Cüzdanından 50 dolar çıkarıp kadına uzatmış. Kadın parayı kibarca alıp çantasına koyarken avukat merakla sormuş:

-Cevap ne?

Kadın tek kelime etmeden çantasını açmış ve 5 dolar çıkarıp adama uzatmış…
 
ABD’de büyük bir yarışma düzenlenir. Kuralı çok basittir: Timsahlarla dolu büyük bir havuzu yüzerek geçmek. Bunu başaran kişiye büyük para ödülü verilecektir. Fakat kimse buna yanaşmak istemez. Tam yarışma iptal edilecekken bir kişi havuza atlar ve can havliyle timsahlara yakalanmadan karşıya geçer.



Bütün röportajcılar ona bunu nasıl başardığını sormaya çalışırken havuza atlayan kişi yana döne bir kişiyi aramaktadır.



En sonunda bir gazeteci sorar:



- Çok zor birşeyi basardın, fakat senin hiç umurunda değil. Bu başarıyı sana unutturacak kadar önemli biri var herhalde… Kimi arıyorsun?



Adam cevap verir:



- Beni havuza iten kişiyi…

:D
 
Böyle Anneler Var...



Aşcılığıyla ün yapmış yaşlı bir kadın, akşam yemeğine gelecek olan oğlu ve yeni gelini için yine mutfağına kapanmış, yemek yapıyordu. Aynı akşam yemeğe eski bir aile dostuda da davetliydi.



Beklenen misafirler gelip sofraya oturduklarında çok şaşırtıcı bir durumla karşılaştılar. Yaşlı kadının o gece yaptığı yemekler değme oburların bile iştahını kapatacak kadar berbattı. Tatlılar un kokuyordu, patatesler yanmıştı, köfteler ise neredeyse hiç pişmemişti. Oğlu, yeni gelini ve aile dostu, kadıncağıza durumu farkettirmemek için ellerinden geleni yaptılarsa da, yemek sırasında pek iştahlı göründükleri söylenemezdi.



Nihayet yemek bitti ve yeni evli çift annelerinin ellerini öperek evlerine gittiler. Aile dostları ise biraz daha kaldıktan sonra gitmeyi düşünüyordu. Oğlu ve gelini gittikten sonra, yaşlı kadına:



“Senin harika bir aşcı olduğunu adım gibi biliyorum. Bana söyler misin, bu geceki yemekler neden o kadar kötüydü? Bence ya hastasın ya da bir sorunun var” dedi.



Yaşlı kadın gülümseyerek cevap verdi:

“Hayır, hiçbir şeyim yok. Kasten yaptım. Bu yemekten sonra oğlum asla ikide bir annesinin yemeklerini hatırlatıp karısının kalbini kıramayacak.”
 
Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim Han ile Safevi Sultanı Şah İsmail o dönemlerde büyük bir rekabet içindedir ve Çaldıran Savaşında Yavuz Sultan Selim Şah İsmail'i bozguna uğratmıştır.

Savaştan sonra Şah İsmail Yavuz Sultan Selime mücevherlerle dolu bir sandık gönderir. Sandık açılır içerisinden çeşit çeşit değerli taşlar, atlas kadife kumaşlar çıkar ama sandıktan fena kokular gelmeye başlar, önce kimse anlam veremez bu kokuya ama sandığın dibinden insan dışkısı çıkar. Aklı sıra Şah İsmail Yavuz Sultan Selime hakaret ediyor.

Yavuz Selim hemen emir verir buna en güzel cevabı vermeliyiz der ve çözümüde kendisi bulur.

Kendiside aynı şekilde mücevherlerle dolu bir sandık hazırlar ve zamanın en güzel gül kokulu lokumu hazırlanır ve bir kutuya konularak sandığa yerleştirildikten sonra kutunun altına bir satırlık not bırakılır.

Sandık Şah İsmail'in huzuruna çıkarılır sandık açılır açılmaz etrafa gül kokusu yayılır değerli taşlar ve mücevherler gibi hediyeler Şah İsmaile takdim ediltikten sonra, Osmanlı elçisi Şahı tedirgin olmaması için ilk başta lokumdan kendisi tadar ve büyük bir nezaketle hem Şah İsmaile hemde yanindakilere ikram eder lokumu.

Şah İsmail bu olanlara anlam veremez, Osmanlı elçisi Şahın merakını gidermek için sandığın içindeki notu çıkarır ve Şah İsmaile verir, notu okuyan Şahın yüzünde, bu sefer, şaşkınlığın yerini büyük bir utanç ifadesi alır.

"İSMAİL ,HERKES YEDİĞİNDEN İKRAM EDER"



GT-I8190 cihazımdan Tapatalk kullanılarak gönderildi
 
Geri
Üst Alt