Üye Görüşü Sistem ve Sabır

@Emre Bayulken ,
Hocam sence bize gerçek bir modernizasyonu yapabilecek hoca/hocalar kimdir ?
Jupp Derwall, Denizli, Feldkamp, I. Terim dönemi, Lucescu, II. Terim dönemi bunların hepsi Galatasaray'da sahada iyileştirme hatta devrim yaptılar. Galatasaray bu sayede Türkiye'nin Avrupa'ya açılan kapısı oldu. Ancak bunlar kalıcı olmuyor. Sahada yapılan gelişmeler sahada kalıyor. Kulübün yönetimine yansımıyor. Yönetim ve sahayı birbirini tetikleyen iki sistem gibi düşünün. Burada ilk tetikleyici yönetimdir. Saha karışırsa yönetim orayı düzeltir. Düzelen saha geribildirim yaparak "doğru yaptın bak ben de sayende düzeldim" der. Bu olumlu geri bildirim yönetimin başarı karnesine yazılır ve gelecek yönetimlere yol gösteren bir örnek olur.

Türkiye'de ise yönetimler futbolu yönetmesini bilmiyor. Yönetim sahayı düzeltmiyor, hasbel kader seçtiği birisi eğer iyi niyetli ve üstün gayretli çıkarsa ortalığı biraz toparlıyor. O sırada meydaya manşetler "kolej takımı olmanın sırrı, x'i bugünleri planlayarak takımın başına getirdik, x ile uzun yıllar çalışmak istiyoruz, harikalar yaratan x". Gün gelir işler bir ters gider "yönetim kurulu kararı x ile yollarımızı ayırıyoruz".

Bu durumda ben sana hangi teknik direktörü önereyim. Aysal vardı bir umut ama malesef Devrim arabası hikayesine benzedi. Batılı gibi araba yaptı, doğulu gibi benzini koymayı unuttu. Şu an bana kalırsa en iyisi elimizdekine sahip çıkmaktır.
 
1-Prandelli bile kendini böyle savunamaz.

2- Basin toplantisina çikamayacak kadar korkak bir hocamiz var.

3- Hizli oynamaliyiz diyip agir oyuncularla oynayan bir hocamiz var.

4- Tarik Telles gibi defans zaaflari olan oyuncularin önüne adam koymayip, sag ve sol şeridi sadece onlara birakan hocamiz var.

5- Hücumda dogru dürüst bir opsiyon yaratmayip Sneijder'in şutlarina mecbur birakan bir hocamiz var.

6- Burak gibi eli belinde gezinen, top tutamayan, hava topu bile alamayan birini 11 oynatmasi dişinda oyundan bile almayan hocamiz var

7- Oyuncu degişiminde maç 0-0 bile olsa 70. dakikayi bekleyen bir hocamiz var.

8- Maç sonunda hezimet yenilgilere ve berbat oyuna ragmen bu oyuncu grubuyla ayni sistemin üzerinde duracagini ve geliştirecegini söyleyen hocamiz var.

9- Futbolculara maç videosu izletemiyorum diye aglayan bir hocamiz var.

10- Meloyu defans Sneijder'i ön libero oynatan bir hocamiz var.





Bütün bunlari düşündügümde hangisine sabir gösterecegime karar veremedim.
 
Son düzenleme:
Jupp Derwall, Denizli, Feldkamp, I. Terim dönemi, Lucescu, II. Terim dönemi bunların hepsi Galatasaray'da sahada iyileştirme hatta devrim yaptılar. Galatasaray bu sayede Türkiye'nin Avrupa'ya açılan kapısı oldu. Ancak bunlar kalıcı olmuyor. Sahada yapılan gelişmeler sahada kalıyor. Kulübün yönetimine yansımıyor. Yönetim ve sahayı birbirini tetikleyen iki sistem gibi düşünün. Burada ilk tetikleyici yönetimdir. Saha karışırsa yönetim orayı düzeltir. Düzelen saha geribildirim yaparak "doğru yaptın bak ben de sayende düzeldim" der. Bu olumlu geri bildirim yönetimin başarı karnesine yazılır ve gelecek yönetimlere yol gösteren bir örnek olur...
Ben sadece Derwall ve Feldkamp dönemlerini örnek alıyorum ,
Özellikle Derwall dönemi aslında seninde dikkatini çektiğin gibi saha ve saha dışının beraber yürüdüğü ve aslında olması gerektiği gibi esas insiyatifin yönetimde olduğu ve tam anlamıyla bir transformasyon yaşadığımız bir dönem ,
Feldkamp döneminide aslında önceki örnek gibi ideale yakın bir dönem olarak görebiliriz ,
ama diğer dönemleri ben gerçek bir modernizasyon olarak görmüyorum ya varolan geliştirildi ve eklemlendirildi yada an itibarinin şartlarının emrettiği en ideal olarak uygulandı ,
3. Terim dönemi iç ve dış şartların hem zorlaması hemde uygunluğu ile bu modernizasyonu yapmak için oldukça uygun idi özellikle ilk seneki şampiyonluğun üzerine olabilecek en mükemmel en toleranslı en uygun zamandı 2012 yazı ve başlamış olan dönüşüm gelişerek hızlandırılabilirdi ama yapılmaması gereken ne varsa onu yaptık ve elbirliği ile heba ettik .....
Artık sezonu kurtararak sırf şampiyonluk amacıyla biryere gelebilmemiz mümkün değil bir ileri iki geri , iki ileri bir geri ötemiz yok gerçekten tıkandık ,
tabi bu son kısmı bir Galatasaray 'lı farkıyla okumak gerek yoksa kuş familyası yada diğerleri gibi değil .
 
Bizim türk futbol taraftari sabir dan anlamaz. Sampiyon olursan seni neredeyse Tanri ilan ediyorlar, dandik sezon geçirirsen amatör oluyorsun. Kim dedigini unuttum, galiba Tugay Kerimogluydu, Türkiye de beyinle degil kalbinle karar veriliyor diye çok dogru olan birsey demisti geçmiste...

Tabii taraftar/medya/ da önemli rolu var.

Ama t.d. uygun olmadigini da çok oluyor, adam buraya resmen tatil veya uyku (bknz: rahmetli Aragones) için gelen yabanci t.d.ler çok oldu.
 
Bence Prandelli konusunda ben veya diğer eleştirenler kötü sonuçların etkisiyle bir takım haksızlıklar yapıyor olabiliriz. Ancak bu başlıkta yapılan Prandelli savunmalarında psikolojik etmenlerin ecnebilerin tabiri ile 'overestimated' edildiğii ve futbol dünyasına ait bir takım realitelerin ve teknik boyutların göz ardı edildiğii düşünüyorum. Yeni bir ülkeye gelen yabancı bir 'emekçi' için işin vasfı ne olursa olsun bir takım sıkıntılar mutlaka olacaktır. Futbol TD'liği gibi işinizdeki ustalığınızı insanlar aracılığı ile gösterdiğiniz bir iş için bu psikolojik etmenler muhakak ki çok daha öne çıkıyor.

Ancak dünyada her meslek dalında olduğu gibi, futbolda da trendler, teknik eksiklik veya artılar da önemli etmenlerdir. Prandelli'nin eleştirisi işte buradan başlamalıdır. Bir kere İtalyan futboluyla ilgili tespiti yaparak başlayalım buna. İtalyan ekolünün savunma yapmaları kadar ünlü diğer bir yönü de (ki bunun öncülüğünü doksanların sonundan itibaren Milan yapmıştır) yavaş, topu ayakta tutmayı hedefleyen, bol ortasahalı bir oyun anlayışıdır. Kanatların etkinliği azdır, duran toplara fazlaca umut bağlanmıştır ve göbekten rakibi yıkmak son derece önemlidir. Fiziksel üstünlük ebatlar ve temaslı oyunda ayakta kalmakla alakalıdır. Depar ve dribling kalitesi bu anlamda ikinci plandadır mesela. Bu nedenle Pirlo, Marchisio, Totti gibi ayaklarında topu çok iyi tutan isimler çıkarır İtalya. Toni, Balotelli gibi fizikle iş yapacak santraforlar çıkarır. Ama Reus, Iniesta, Messi, Mata, Ribery vb. çıkmaz İtalya'dan. Zira buna ihtiyaçları da yoktur. Cassano istisnası hariç son derece az çalım atan yetenekleri vardır.

Her ne kadar gelmeden önce Prandelli ile ilgili İtayan futbolunun aksine hücum oynatıyor tanımlamaları olsa da yukarıda anlattığım İtalyan ekolünün bir başka yönünü tamamiyle sindirmiş ve bunun dışında birşeyi akıl etmekte zorlanan bir yapısı olduğu bir gerçek. Bunu sadece bizdeki performansı ile söylemiyorum. Milli takımda da bundan vazgeçmemiştir görev yaptığı sürece. Mesela Candreva'yı bir türlü takıma monte edememiştir. Rossi en formda zamanlarında yeterince gözüne girememiştir. Cerci yeterince değer görmemiştir. Ama Marchisio, Motta, Pirlo, Montolivo, De Rossi aynı anda saha olmuşlardır. 2012'de bununla başarılı olmuş diyebilirsiniz tabi bununla.

Ancak Dünya futbolunun Özellikle 2008'den itibaren bu tür anlayışı, mağlubiyete mahkum ettiğini görebilirsiniz aslında. Hata öyle ki artık Avrupa piyasasında İtalyan hocalar eskisi kadar talep edilmemektedir. Bir zamanlar transfer rekorları kıran oyunculardan çok azı İtalya dışında teklif alıyorlar. Ancelotti, medya balonu Balotelli, Dortmund'un Immobilesi dışında Cerci ve Verratti akla gelir. Bir zamanlar Dossena'yı bile ithal edebilen bir ülke için son derece az sayılar bunlar. Bugün Polonya bile daha fazla oyuncu gönderiyor büyük liglere ve takımlara.

Artık çok kısa sürde rakip kaleye akabilen, top rakibe bırakıp pres yapmayı tercih eden, Reusların, Messilerin, Bale gibi isimlerin öne çıktığı bir futbol var. Yine ecnebi tabir ile 'possesion' yani topa sahip olunan oyun değil, topu efektik kullanan takımlar öne çıkar. Pirlo, Marchisio, Motta, De Rossi, Montolivo'nun yaptığı, hatta ve hatta Xavi, Iniesta, Fabregas'ın yaptığı yüzlerce pas yerine Kroos-Robben'in 3 saniyede yaptığı 2 hareket, James-Ronaldo'nun 2 pasla 60 metre katetmeleri, Southampton'ın son 2 sezonu daha muteber.

Açıkça görüyoruz ki Prandelli bu kalabalık ortasaha ve top tutma gibi İtalyan hastalıklarına tutulmaktan kendini alamamış. Milli takımda da alamamıştı, bizdeki 15 maçlık kariyeri sonrasında da alamamış. Ancak bizim gibi liginde kazanmak ve gol atmak zorunda olan takımların ihtiyacı olan, adam eksilten ve rakibi çıkarken yakalamak için pres yapması gereken(Emre-Okan-Suat) oyunculara ihtiyaç duyan takımlar için ve dünya futbolunun gittiği noktada Bruma gibi isimlerin öne çıkması gereken bir ortamda yürüyen merdivene ters binmek olduğunu kabul etmek de gerek.

Şimdi bütün bunları Prandelli bilmiyor mu diye sorabilirsiniz. Ancak 50 yaşına kadar bir gerçeğe ve onun başarılarına inanmış, onun faydalarına iman etmiş bir adam için yenilenmek o kadar kolay değil. Olmadığını da görüyoruz. Dzemaili'nin hiç beklenmiyorken transfer olması da mesela bunun eseri. Sinan Gümüş'ün, Olcan'ın, Bruma'nın, Emre Çolak'ın kolayca gözden düşmesi de bundan. Çünkü onun iman ettiği sistem de Selçuk-Melo-Dzemaili-Sneijder ve hatta ortasahaya Cassanovari yaklaşan pandev ile top hep bizde kalmalı ve bu takım göbekten rakibi pasla geçip, Burak'a gol attırmalı. Ancak atamıyor gördüğümüz üzere. Bu durumda da şansımız ancak Chedjou'nun duran top gollerine ve Sneijder'in uzaktan şutlarına kalıyor. 11 resmi maçta yanılmıyorsam 10 golümüz var ki Burak'ın penaltısı, Sneijder'in uzaktan şutu ve Chedjou'nun yanılmıyorsam kafa golü ilk aşamada aklıma gelen gol şekilleri.

Şimdi 'psikolojik' empatiyi bir de bu teknik gerçekliklerle değerlendirsek daha doğru sonuçlara ulaşamaz mıyız?
 
Önsöz
Futbolda başarıyı yakalayabilmek için bazı şeyleri dikkate almalıyız. Bunlardan en önemlisi de sistem ve sabır olsa gerek.

Bunları yazmama Prandelli sebep oldu ama o değil de bir başkası olsa yine aynı şekilde yazardım; sistem ve sabır. Son günlerde Galatasaray çok karışık ve yine yeniden "teknik direktör gitsin yenisi gelsin" sesleri çok yükselmiş durumda. Büyük ihtimallde Prandelli gidecek. Ancak bunun net bir çare olmadığını aslında kendi futbol anlayışımız içinde debelenip durduğumuzu ve bu kısır döngüden bu düşünce yapısıyla asla kurtulamayacağımızı düşünüyorum. Benzer ifadeleri şuradaki yazımda da dile getirdim.

Bu sebeple futbol tarihine geçen ve hala hafızalarımızda taze olan bir kaç teknik direktörün hayatından ufak parçalar anlatmak istiyorum. İlk olarak bir kaç sene önce futbola veda eden Alex Ferguson'dan bahsedeceğim. Aşağıdaki bilgileri wiki'den derledim. Sıkılmadan okursanız süreci daha iyi takip ederseniz.

Alex Ferguson
Ferguson ilk teknik direktörlük kariyerine 32 yaşında part-time olarak haftalık 40£ aldığı East Stirlingshire'da başlıyor. Sıkı disipliniyle kısa zamanda ün yapıyor. Kulübün forveti Bobby McCulley sonrasında "o ana kadar kimseden korkmamıştım ama Ferguson daha başından beri dehşet bir o... çocuğuydu" diyecektir. Burada kısa bir süre kaldıktan sonra St. Mirren'den teklif alıyor. St. Mirren bulunduğu takımdan daha alt sıralarda olsa da East Stirlingshire göre daha büyük bir kulüptür ama Ferguson çalıştığı kulübe sadık olmak eğilimindedir. Ancak Jock Stein'in tavsiyelerini dinleyerek St. Mirren'e geçer.

1974-1978 arasında St. Mirren'de 4 yıl geçiriyor. Eski İkinci Lig'de diplerde olan ve sadece 1.000 kişilik kalabalığa oynayan takımda kayda değer bir değişim yaratıyor. 1977'de Birinci Lig'de şampiyon olurken keşfettiği genç yetenekler takıma ciddi katkı sağlıyor. Ligi kazanan takımın yaş ortalaması 19 iken, takım kaptanı Tony Fitzpatrick de 20 yaşındadır.

St. Mirren aynı zamanda Ferguson'u kovan tek kulüptür. Ferguson insafsızca kulüpten kovulduğunu iddia ederken 1999'da yayınlanan bir makaleye göre oyunculara yapılan yetkisiz ödemeler de dahil olmak üzere bir takım mukavele ihlalleri yüzünden kavulmuştur. Ferguson oyuncuların vergiden muaf biraz daha fazla para almasını istemiş ve bundan dolayı bölüm sekreterine karşı tehditkar tavırları nedeniyle suçlanmıştır.

1978 Haziran'ında Aberdeen'e teknik direktör olmuştur. Aberdeen İskoçya'nın önemli bir kulübü olmasına rağmen sadece bir kez ligi kazanmıştır. Takım uzun bir süre ligde yenilgi almamış olsa da ikinci olmuştur. Ferguson yaklaşık 4 yıldır teknik direktör olsa bile hala bazı oyunculardan gençtir ve onların saygısını kazanma konusunda sıkıntılar yaşamaktadır. Ertesi sene işler iyi gitmemiş takım İskoçya kupasında yarı finalde elenmiş, ligi de dördüncü bitirmiştir.

1979/80 sezonunda Aberdeen sezona çok zayıf başlasa da form grafikleri birden artmaya başlamış ve ligin son günü 5-0 kazanarak İskoçya liginde şampiyon olmuşlardır. 15 yıldan sonra ilk defa lig Rangers veya Celtic tarafından kazanılmamıştır. Ferguson artık oyuncuların saygısını kazanmaya başlamıştır. Katı bir disipline sahiptir ve oyuncuları ona "Furious Fergie (Öfkeli Fergie)" demektedirler.

Sonraki iki sezon kulüp şampiyon olamasa da 1982'de İskoçya Kupası'nı kazanır ve bu gerçek bir dönüm kapısı olacaktır. 1982/83 sezonunda Kupa Galipleri Kupası'na katılan Aberdeen finalde Real Madrid'i 2-1 yenerek Avrupa Kupası kazanan üçüncü İskoçya takımı olacaktır. O sene ve ertesi sene ligde yine Aberdeen şampiyon olur. 1985-86 sezonu kötü geçer ve takım ligde dördüncü olur. Ferguson artık kulüpten ayrılmak ister.

Ferguson 1986'da İngiltere'ye geçerek Manchester United'in teknik direktörü olur. Takımdaki bazı oyuncuların alkol problemi vardır ve fizik olarak kötü durumdadırlar. Ferguson disiplini arttırarak 21. sırada (sondan 2.) aldığı takımı sezon sonunda 11. sıraya taşır. İkinci sezonunda (87/88) takıma yeni katılan oyuncular önemli katkı sağlarlar ve ManU ligi Liverpool'un 9 puan ardından ikinci sırada tamamlar. Ligde sadece 5 maç kaybetmiş olmalarına rağmen 12 maç berabere kalmışlardır ve daha iyi olmaları için henüz katetmeleri gereken yolları vardır. Ertesi sene (88/89) 2 yıl önce Barcelona'ya giden Mark Hughes'un geri gelmesiyle herşeyin iyi gitmesi beklenirken takım ligi 11. sırada tamamlar ve FA Kupası 6. turda Nottingham Forest'a elenirler.

1989/90 sezonunda Ferguson paraya kıyar ve kadrousunu gelecek vaad eden oyuncularla doldurur. Sezonun açılış gününde eski şampiyon Arsenal'i 4-1 yenerek iyi bir başlangıç yaparlar. Ancak bunun devamı gelmez. Eylül ayında gelen 5-1'lik Manchester City bozgunu takımı fena etkiler. Bunu takip eden 8 maçın 6'sı kaybedilir ve 2 beraberlik alınır. Old Trafford'da "Üç yıllık bahaneden sonra hala herşey çöp ... defol git Fergie" sesleri yükselmeye başlar. Birçok gazeteci Ferguson'un kovulacağını iddia eder. Yönetim kurulu ona güvendiklerini açıklar.

Yedi maç galibiyetsizlik serisinden sonra FA Kupası'nda rakipleri Nottingham Forest olur. Nottingham o sıralarda iyi bir takımdır ve United'ı rahat elemesi ve Ferguson'un da kovulması beklenmektedir. Fakat United maçı 1-0 kazanır. Bu maç için Ferguson'un kariyerini kurtardığı söylenir. Finalde Crystal Palace da elerler ve Ferguson ManU başında ilk kupasını 4. sezonunda kazanmış olur, Fa Kupası.

1990/91 sezonunda United'un futbolu gelişim gösterse de hala bir tutarsızlık vardır ve ligi 6. sırada tamamlarlar. Bir önceki sezon FA Kupası kazanılmış olsa da hala Ferguson'un lig şampiyonlu kazanmasına şüpheyle bakanlar vardır. 1991/92 sezonunda da Ferguson beklentilerine ulaşamaz. Ferguson'a göre "medyanın çoğu bu ızdıraba onun hatalarının sebep olduğunu düşünüyordu". United sezonun çoğunu lider geçirse de şampiyonluğu Leeds United'a kaptırmıştı.

Takım 1992/93 sezonuna yavaş bir başlangıç yaptı. Kasım'ın başında 22 takımlı ligde takım 10. sıradaydı. Herkes United'ın ligi yine kaçıracağını düşünüyordu. Ancak Eric Cantona'nın takıma katılmasından sonra Mark Hughes ile iyi bir ikili oldular ve United 26 yıl aradan sonra ilk defa lig şampiyonu olmuş oldu. Bundan sonrası ise hem ManU hem de Ferguson için herşey peri masalı kıvamında geçti.

Jürgen Klopp
Klopp 1989-2001 yılları arasında FSV Mainz 05'de profesyonel futbol oynadıktan sonra 2001'de kulübün teknik direktörü oldu. Alt ligde oynayan Mainz 05 üst lige çıkmayı zorladı ancak iki sezon bunu elde edemedi. En sonunda 2003/04 sezonunda Bundesliga'ya çıkma başarısı gösterdi. Bundesliga'da 11. oldular ve UEFA Kupası'na katılma hakkı elde ettiler. Ertesi sene de 11. olduktan sonra 2006/07 sezonunda tekrar küme düştüler. Küme düşseler de Klopp takımın başında 2008'e kadar kalmaya devam etti.

Dortmund Thomas Doll ile 2007/08 sezonunu 13. sırada tamamlamıştı. Bu başarısızlığın ardından takımın başına Klopp geçti ve 2 yıllık sözleşme imzaladı. Dortmund ile ilk sezonunda ligi 6. ikinci sezonunda da 5. sırada tamamladı. Dortmund 2011/12 sezonunda 81 puan toplayarak Bundesliga'da rekor bir puanla şampiyon oldu. Bu puanın 47'si sezonun ikinci yarısında alınmıştı ve bu da ikinci bir rekor oldu. Bundan sonrası ikinci Dortmund efsanesinin başlangıcı olmuş oldu.

Sonuç
Dikkat edilirse Ferguson gittiği her takımda ilk sezonda başarıyı yakalayamış ama bir müddet sonra ciddi bir patlama yaratmıştır. St. Mirren'i 3. yılın sonunda şampiyon yaparken, Aberdeen ile ikinci sezonda şampiyonluğu yakalamıştır. Arada geçirdiği başarısız yıllar olsa da 5 yıl sonra takıma bir Avrupa Kupası hediye etmiştir. Buradaki başarılarının ardından daha göz önünde olan bir ligde ManU'nun başına geçmiş ve burada ilk kupasını ki o da lig şampiyonluğu değil ancak 4. yılında FA Kupası'nı alabilmiştir. ManU başında ilk lig şampiyonluğu ise 6. sezonda kazanmıştır. Türkiye şartlarında böyle bir süreç pek de mümkün değil görünüyor.

Tüm bunlar aslında özendiğimiz başarıların belli bir birikim sonrasında geldiğini göstermektedir. Öte yandan tüm bu ders çıkarılacak durumlar herhangi bir teknik direktörü getirelim ve senelerce takımın başında tutalım anlamına gelmemektedir. Ancak her teknik direktörün pozisyonu; onun kabiliyetleri, takımın mevcut durumu vs gibi ölçütler dikkate alınarak değerlendirilmeli ve buna bağlı olarak da beklentiler bu ölçütlere göre ayarlanmalıdır. Kulubün ve takımın durumu, gelen yeni teknik direktörün oyun felsefesi ve geçmiş kariyeri dikkate alınmadan herkes için 3-5 maç avans verilmesi ve sezon başında başarısızlık sebebilye görevlerine son vermeye yeltenmek Galatasaray gibi büyük beklentilere sahip kulüpler için ciddi bir stratejik hatadır.

Şimdiden yeni teknik direktör arayışları başlamış durumda. Mustafa Denizliler, Tucheller vs.. Yaşlı ve tecrübeli ya da genç ve gelecek vaad eden birileri. Yeni bir yapılanma, giden oyuncular, gelen oyuncular ve bunların etrafında filizlenen taraftarın hayalleri. İyi hoş şeyler de bugünden itibaren kupasız geçecek 2-3 yıla hazır mısınız.. ManU gibi Ferguson'a 6 yıl sabredebilir misiniz? Sabır limitlerimiz yine 3-5 maç ile sınırlı kalacaksa, işler kötü gittiğinde 10. resmi maçtan sonra yine homurtular yükselecekse bu forumda Galatasaray romantizmiyle yazılan taraftar görüşleri an itibariyle yüzümüzde sadece acı bir tebessüm bırakacaktır.

Jupp Derwall
Prandelli kötü teknik direktör olduğu için değil yanlış zamanda yanlış yerde olduğu için bugün bu noktada. Yeni nesil yaşı gereği geçmişi bilmez, araştırmayı da sevmezse hiç bilemez. 1959'da başlayan Türkiye 1. liginde Galatasaray'ın başında iki sezon şampiyon olmadan geçirip üçüncü sezonu gören iki teknik adam var. Birisi Gündüz Kılıç diğeri de Jupp Derwall'dir. 1961-63 arasındaki Gündüz Kılıç takımı üst üste iki kez şampiyon yapmıştır. 1963/64'te takımdan ayrılan Gündüz Kılıç yerine Çoşkun Özarı geliyor ama sezon sonunda Gündüz tekrar takımın başına geçer. 3 sezon takımın başında kalır ama şampiyonluk elde edemez. Galatasaray 1970-73 yılları arasında ilk sezon Brian Brich - Çoşkun Özarı ikilisi sonrasında sadece Brich önderliğinde üst üste üç kez şampiyon olur. Brich takımdan ayrılır ve Galatasaray 14 yıl sessizliğe gömülür, ta ki Jupp Derwall ile 1986/87'de tekrar şampiyon olana kadar. Galatasaray bu sessiz geçen 14 yıl boyunca hemen hemen her sene teknik direktör değiştirir. Aradaki tek istisna daha önce takıma üç şampiyonluk kazandıran Brian Brich'tir. Ona da en fazla iki yıl sabır gösterilir.

1974-1975 Don Howe - İngiltere
1975-1976 Jack Mansell - İngiltere
1976-1977 M. Allison - İngiltere
1977-1978 Fethi Demircan
1978-1979 Coşkun Özarı
1979-1980 Turgay Şeren
1980-1982 Brian Birch- İngiltere
1982-1983 Özkan Sümer
1983-1984 Tomislav İviç - Hırvatistan

Jupp Derwall Galatasaray'a geldiğinde beklentiler büyüktür. Derwall ilk senesinde şampiyonluğu getiremez, ligi 6. tamamlar ama 3 yıl sonra tekrar Türkiye Kupası'nı Galatasaray'a kazandırır. Kupa değerlidir çünkü sırasıyla Fenerbahçe, Beşiktaş ve finalde Trabzonspor yenilerek alınmıştır. İkinci sezon Galatasaray şampiyonluğa yaklaşır ama averajla ligi Beşiktaş'a kaptırır. Buna rağmen üçüncü sezon da yola devam edilir. Yarışta yine Beşiktaş ve Galatasaray vardır. Aslında ligi uzunca bir süre Samsunspor domine etmiştir ancak son haftalarda Beşiktaş ağırlığını koyar. Galatasaray cephesinde Derwall için homurtular artar. Takım üzerinde ciddi baskı vardır. Son üç maç öncesinde Beşiktaş 2 puan farkla liderdir. 36. haftada Beşiktaş çok tartışılan maçta Malatyaspor'a 1-0 yenilir. Puanlar eşitlenir ama averajla yine Beşiktaş liderdir. 37. haftada Beşiktaş Denizlispor ile 1-1 berabere kalarak liderliği Galatasaray'a kaptırır. Son maçta Galatasaray içerde Eskişehirspor'u da 2-1 yenerek 14 yıl aradan sonra şampiyon olur. Herşey birden tersyüz olmuş burun kıvrılmaya başlanan Derwall ve Galatasaray birden hem kendi kaderini hem de Türk futbol tarihini değiştiren adımı atmıştır.

13881d1414451417-sistem-sabir-109315


Bugün sevgiyle yad ettiğimiz Derwall'e 3. sezonunda verilen tepki yukarda görülüyor. Biz bunları hep yaptık ve şu anda Pradelli ile yine yapmaya devam ediyoruz. O yüzden soruyorum Prandelli gitse rüyaları süsleyen teknik direktör gelse ManU gibi 6 yıl sabredebilecek misiniz, Dortmund gibi 2 yıl sabredebilecek misiniz... Ben hiç sanmıyorum ve Prandelli'nin de boşuna istifaya çağrıldığını, Galatasaray için yeterli yetenekte ve tecrübede olduğunu düşünüyorum. Ancak malesef yanlış yerde yanlış zamanda bulunuyor. Biz bu sabrı bir kere gösterdik onu da yüzümüze gözümüze bulaştırıyorduk. Hatta bulaştırdık da herhalde bize iyilik melekleri yardım etti. Keşke bir kere de olsa bu olanlardan gerçek anlamda ders alabilsek.

Kaynaklar:
Alex Ferguson - Wikipedia, the free encyclopedia
Manchester United F.C. - Wikipedia, the free encyclopedia.
Jürgen Klopp - Wikipedia, the free encyclopedia
1. FSV Mainz 05 - Wikipedia, the free encyclopedia
Borussia Dortmund - Wikipedia, the free encyclopedia
https://www.tff.org/default.aspx?pageID=545
https://www.galatasaray.org/tarih/pages/tarihteknikdirektor.php

4mund olacaz he aynı klop zaten prand50

TT
 
...Ancak dünyada her meslek dalında olduğu gibi, futbolda da trendler, teknik eksiklik veya artılar da önemli etmenlerdir. Prandelli'nin eleştirisi işte buradan başlamalıdır. Bir kere İtalyan futboluyla ilgili tespiti yaparak başlayalım buna. İtalyan ekolünün savunma yapmaları kadar ünlü diğer bir yönü de (ki bunun öncülüğünü doksanların sonundan itibaren Milan yapmıştır) yavaş, topu ayakta tutmayı hedefleyen, bol ortasahalı bir oyun anlayışıdır. Kanatların etkinliği azdır, duran toplara fazlaca umut bağlanmıştır ve göbekten rakibi yıkmak son derece önemlidir. Fiziksel üstünlük ebatlar ve temaslı oyunda ayakta kalmakla alakalıdır. Depar ve dribling kalitesi bu anlamda ikinci plandadır mesela....

...Her ne kadar gelmeden önce Prandelli ile ilgili İtayan futbolunun aksine hücum oynatıyor tanımlamaları olsa da yukarıda anlattığım İtalyan ekolünün bir başka yönünü tamamiyle sindirmiş ve bunun dışında birşeyi akıl etmekte zorlanan bir yapısı olduğu bir gerçek...

...Ancak Dünya futbolunun Özellikle 2008'den itibaren bu tür anlayışı, mağlubiyete mahkum ettiğini görebilirsiniz aslında. Hata öyle ki artık Avrupa piyasasında İtalyan hocalar eskisi kadar talep edilmemektedir...

...Açıkça görüyoruz ki Prandelli bu kalabalık ortasaha ve top tutma gibi İtalyan hastalıklarına tutulmaktan kendini alamamış... ...dünya futbolunun gittiği noktada Bruma gibi isimlerin öne çıkması gereken bir ortamda yürüyen merdivene ters binmek olduğunu kabul etmek de gerek.

Şimdi bütün bunları Prandelli bilmiyor mu diye sorabilirsiniz. Ancak 50 yaşına kadar bir gerçeğe ve onun başarılarına inanmış, onun faydalarına iman etmiş bir adam için yenilenmek o kadar kolay değil. Olmadığını da görüyoruz...

Şimdi 'psikolojik' empatiyi bir de bu teknik gerçekliklerle değerlendirsek daha doğru sonuçlara ulaşamaz mıyız?
Yazın biraz uzun olduğu için az kısalttım. Yoksa forumun okunurluğu düşüyor.

Futbolu ve Prandelli'yi teknik yönden daha doğrusu futboldaki trendleri dikkate ele alarak değerlendirmeye çalışmışsın. İtalya futbolu ve Prandelli hakkında söylediklerin aşağı yukarı doğru şeyler. Bu açıdan bakınca iyi bir yazı çıkmış ortaya. Prandelli bu yönüyle eleştirilebilinir ama bu 11. resmi maçı sonunda gitsin demek için yeterli bir sebep değildir. Prandelli ya da X bir teknik direktör uzun vadeli olarak Galatasaray'ın geleceğini kurtarmak için takımın başına getirilecekse bunun fizibilitesini o anki yönetim kurulunun yapması gerekirdi. Spordan anlayanların, scout ekibinin hazırladığı raporlar doğrultusunda teknik direktör transferi yapılmalıydı. Burada kulübün belli ölçütleri olalabilirdi;
- son yıllardaki sportif başarısı,
- gençlerle çalışma kabiliyeti, altyapıdan ne kadar oyuncuyu A takıma katar,
- karakteri ve spor ahlakı,
- futbol felsefesi,
- Galatasaray'a ve ülke futboluna uyum ihtimali,
gibi bir sürü ölçüt sıralanır, bunlara göre Galatasaray'a en uygun teknik direktör seçilirdi. Belki böyle bir değerlendirme sonucunda Prandelli her yönden uygun olsa da futbol felsefesi yüzünden elenebilirdi. Kim bilir.

Ancak şu unutulmasın ki yukardaki gibi bir değerlendirmede Prandelli elenmiş olsa bile bu yine öznel bir değerlendirme olurdu. Yönetim kurulundakinin, scout ekibindekinin öznel değerlendirmeleri, futboldan beklentileri vs.. gibi. Aynen şu an senin ya da benim yaptığım öznel değerlendirmeler gibi... Bu öznel değerlendirmelerin içine beğenilerimiz, futbol anlayışlarımız, futbolda doğruluğuna inandığımız şeyler vs. bir sürü şey giriyor. Dolayısıyla aslında ortada bireye göre değişecek bir sürü "doğru" varken "hakikatin" ya da "mutlak doğrunun" ne olduğu meçhul durumda.

Yine de bu öznel değerlendirmelerden kaçmamız mümkün değil çünkü elimizde daha nesnel olabilecek veriler çok yok. Dolayısıyla bir şekilde bir teknik direktör seçmemiz gerektiğine göre bu seçimde yönetim kurulundaki, scout ekibindeki bireylerin kişisel görüşleri öyle ya da böyle etkili olacak. Ancak bu seçimin orada yapılıp orada bitmesi gerekirdi. Artık bir X teknik direktörü seçtikten sonra onun futbol anlayışını doğru bulup bulmamamız tamamen bizim kişisel görüşümüz olur. Eleştirebiliriz, ama bunu daha 11. maçta ve üstelik bu kadar kaotik bir ortamda, futbol dışı bir sürü unsur varken teknik direktörü göndermek için yeterli bir bahane olarak sunamayız.

Bunu da şunun için söylüyorum, futbolda trendler değişim gösterir. Sahadaki dizilişler zamanla farklı yorumlanır ve bunların farklı türevleri ortaya çıkar. Bugün futbolda Almanya ve İspanya futbolunun bir ağırlığı varsa yarın öbür gün iyi bir taktisyen, bir futbol felsefecisi İtalyanlar'ın klasik futbolunu farklı yorumlayarak, İngilizler'in kanat akınlarını farklı yorumlayarak yep yeni bir trend yakalayabilir. İşte zaten Prandelli bunu yapmaya aday bir teknik direktör olduğu için İtalya Milli Takımı'nın başına geldi. O koltuk rastgele bir kimseye verilmez.

Bizim durumumuz biraz şuna benziyor, birisi eline şişleri ve ipliği almış ilmek ilmek birşeyler örürken biz ipin rengini beğenmediğimiz için ya da o ana kadar orta çıkan deseni beğenmediğimiz için "bırak, bırak" diye tepki veriyoruz. Oysa bırak o kişi ilmek ilmek örüp ne yapmak istiyorsa onu yapsın. Oyuncuların sahada oluşturduğu deseni (dizilişi) kafasındaki şekliyle takıma oturtsun. Bizim anladığımız kanat anlaşıyla oynamak istemiyorsa oynamasın ama adım adım eldeki oyuncuları eğitsin olmadı formasyona uygun yeni oyuncular alsın ve kafasındaki futbol felsefesini ilmek ilmek takıma işlesin. İşte biz malesef buna izin vermiyoruz. Daha birşey oturmadan, başarısız sonuçlar gelirse hele de bu başarısız sonuçları bizim öznel futbol doğrularımıza göre yapılan yanlışlara bağlarsak anında "istifa" tepkisi veriyoruz.

Ben futbolda formasyonların önemsiz olduğunu düşünmüyorum ama futbol gibi ekip oyunlarında bir formasyon asıl gücünü dizilim şeklinden değil yani kendisinden değil de "formasyon - oyuncu - teknik direktör" arasındaki uyumdan yani sistemden aldığını düşünüyorum. Bugün trend olmayan bir formasyon, ona cidden uygun iyi oyuncular ve iyi bir teknik direktör ile aslında sahada harikalar yapılabilir, bunun illa aksi olacak diye bir fizik kuralı yok. Prandelli 2012'de İspanya'nın son atımlık kurşunu olmasaydı bunu neredeyse yapacaktı. O gün karşısında bugün övdüğümüz şampiyon olan Alman futbolundan aynı ekip vardı ve onları alt etmesini bildi.

Aslında sahadaki formasyonların bir noktada amaç olmayıp araç olduğunu gösteren en iyi örnek Fatih Terim olsa gerek. Herkesin teknik olarak tam doğru cümleyle ifade edemediği kaos futbolu oynuyoruz dediği Terim dönemlerinde ulusal ya da uluslararası inanılmaz başarılar elde edildi. Terim'in "formasyon - oyuncu - teknik direktör" üçlüsünde formasyon biraz geri plandaydı ama teknik direktör - oyuncu arasındaki uyumu iyi yakalıyor formasyonu de biraz sağdan soldan kopyalayarak dışardan biraz kaotik görünen futbol sunsa da kendisine has sistemiyle başarıyı yakalıyordu.

Bu gerçeği gözümüze vuran bir kişi daha vardı, Feldkamp. Aforizmalarıyla meşhur Feldkamp'ın gazetecilerin "3-5-2 mi 4-4-2 mi?" sorusuna verdiği cevap "Sistemi sadece rakamlardan ibaret sananlar gitsinler süpürge satsınlar" diyordu. Kavramsal olarak mutlaka şu ayrımı yapmamız gerek. Ben de bu hataya herkes gibi sık dık düşüyorum ama formasyon demek sistem demek değidir. Sistem kelime anlamı olarak; bir sonuç elde etmeye yarayan yöntemler düzeni demektir ve genel amaçlı olarak her yerde kullanılır. Bizim günlük dilde formasyonları (dizilişleri) ifade etmek için kullandığımız "fotbol sistemleri" diye bir kavram aslında literatürde yok. "football systems" diye arattığınızda bir sonuç bulamazsınız; onun aslı "football formation"dir. Ancak biz bu hatayı çok yapıyoruz. Örnekler vereyim. Aşağıdaki cümleler futbolda formasyonu anlatan yazılardan alınmıştır:

- Tüm sistem ve dizilişler, savunma güvenliği nedeniyle öncelikle düşünülmüş ve buna göre saha içi kurgulanmışlardı. [1]
- Sistem; futbolcuların sahada arzulanan hedeflere ulaşabilmek için, bireysel hareket serbestliklerini kullanarak önceden belirlenmiş olan hareketleri gerçekleştirmek amacıyla planlı bir şekilde oyun alanındaki dağılımları olarak da tanımlanabilir. [2]

[1] Futbolda diziliş ve sistemler üzerine (Teori ve Pratik) -2-
[2] https://www.kartalgucu.com/sistem.doc

İlk cümlede İngilizce'deki football formation "sistem ve diziliş" olarak ikinci cümlede ise sadece "sistem" olarak tercüme edilmiş. Mesela ikinci cümle bana göre şöyle olmalıydı:

- Formasyon (dizilim) futbolcuların sahada arzulanan hedeflere ulaşabilmek için, bireysel hareket serbestliklerini kullanarak önceden belirlenmiş olan hareketleri gerçekleştirmek amacıyla sistemleştirilmiş bir şekilde oyun alanındaki dağılımları olarak da tanımlanabilir.

Formasyonu anlatırken sistem kelimesini kullandım ama formasyonun bir alt kavramı olarak yani "sahadaki bir dizilişin önceden belirlenmiş belli hareketlerle yöntemleştirildiğini" ifade etmek için kullandım. Futbolda sistemi genel olarak kullandığımızda formasyonu değil futbolun yönetimini, altyapıyıya yapılan yatırımları, oyuncu ve teknik direktör seçimlerini, antereman yöntemlerini vs. gibi sahadaki dizilimden daha üst şeyleri işaret eden parçaların bir bütün içinde uyumlu çalışmasını anlamak gerekiyor. Alman futbolunda işte bu anlamda bir sistem olduğu için çok başarılılar. Bunu o kadar iyi yapıyorlar ki sahaya farklı bir formasyon ile çıkmış olsalardı bile başarıyı büyük ihtimal yakalardılar. Biz ise sistem deyince malesef aradan cımbızla sadece sayıları ve dizilişleri çekiyoruz. Feldkamp da bu gerceği yüzümüze vuruyor ama anlamıyoruz.

Terim bu topraklarda Adana'da doğdu büyüdü. Gençliğinde bilgiye ulaşmak bugünkü kadar kolay değildi. Avrupa gibi eğitim ve kültürün yüksek olduğu, bilgiye değer verilen bir yerde yetişmedi ama demek ki bir potansiyeli varmış. Terim aslında gittiği yere tek kişilik belki biraz alaturka ama sistem götürdü. Teknik direktör oldu yeri geldi baba oldu, psikolog oldu, Florya'nın çimleriyle uğraştı, oranın müdürü gibi vazifesi olmayan idari işlerine baktı, altyapıya baktı oradan oyuncu alıp A takıma monte etti vs. Sahada belki biraz kaotik futbol gördük (1996-2000 arasında da aslında sahada kaotik futbol vardı) ama başarıyı da gördük 6 lig şampiyonluğu, UEFA Kupası vs. Ancak biz işin bu kısmını yani asıl sistemi "gaz" olarak isimlendirdik, Terim ve Türk futbolunun durumunu iyi analiz edemedik.

Prandelli gibi teknik direktörler sistemin bir parçası olan ve orada başarılı olabilen kişiler. Sistemi artık hangi anlamda kullandığım anlaşıldıysa Türk kulüplerinde bir sistem olmadığı ve dışardan gelen çoğu başarılı teknik direktörün burada sudan çıkmış balığa neden döndüğü daha iyi anlaşılacaktır. Bizim Galatasaray kulübü olarak, eğer bu ülkenin önder bir kulübüysek artık futbolda sistem kurmamız gerek. Bunun da birinci kuralı iyi ve geleceği olan spor ahlakı olarak da bize yakışan kişileri (yönetici, teknik direktör, sporcu vs) seçtikten sonra sabretmek, destek olmaktır. İstifaya çağırmak yerine adım adım eğer hata varsa var olan hataları düzeltip kademe kademe ilerlemeye çalışmaktır.

Ben artık bu sistemsizlikten sıkıldığım için neredeyse aşık olduğum futboldan soğudum. Maçları bile artık eskisi kadar çok izlemiyorum, zevk alamıyorum. Prandelli'nin kovulması o sebeple Galatasaray'da hiçbir şeye çare olmaz. Hatta bir sistem kurmaya karar verdiysek Prandelli aslında tam da Galatasaray'a uyum sağlayabilecek iyi bir teknik direktör. Ne var ki diğer yazılarımda da dediğim gibi yanlış zamanda yanlış yerde. Umarım kafamdakileri aktarabilmişimdir.
 
Son düzenleme:
@Mahmut Yuldakuran

Şu mesajınızı düzenleseniz çok iyi olurdu. Konuyu açarken yazdığım uzun yazıya yönelik yorum yaptığınız sadece 7 kelimelik cümle için o uzun yazıyı olduğu gibi alıntılamak pek olmamış gibi.
 
Geri
Üst Alt