- 7 Temmuz 2009
- 187
- 0
- 1.286
Öncelikle "çok uzun, özet geç" deyip yazıyı okumayacak olan kesim için, "bu yazı Terim ‘in Galatasaray ‘a katkılarını inkar eden bir yazı değildir" diye özet yapıp onları konu dışına alalım. Bu yazıyı, Terim Galatasaray ‘da 3 kez göreve gelmek yerine 20 senedir Galatasaray ‘ın başında olsaydı bence Galatasaray için daha büyük katkılar da sağlayabilirdi, bunu asla inkar etmeyen ben yazıyorum. Ancak bugün, Terim ‘in taktik, teknik gibi futbola ilişkin başarılarının yanında, başarısız olduğu noktaların da konuşulması gerekiyor.
Sizlerin de çokça şahit olduğu üzere medyamız, yıllardır kaybedememeyi bize şirin göstermeye çalıştı. Bundan dolayı Emre Belözoğlu ‘nun saha içi çirkinlerinden fazla, “saha dışında çok efendi olduğuna” dair sempati cümlelerini neredeyse daha fazla okuduk. Terim ‘in kaybetmeyi kabul edemeyen yapısı da, kaybetmeyi sevmiyor vb gerekçelerle hep şirin gösterilmeye çalışıldı. Belki de taraf iken bunu fazla göremedik.
Spor ‘un “dostluk ve kardeşlik aracı” olduğunun unutulduğunu, tribünlerden passolig ile şiddetin uzaklaştırılmaya çalışıldığı bir ortamda saha kenarında gördüğünüz bu agresiflik eseri bize ve gençlerimize “kaybetmenin kötü ve belki tahammül edilemez bir şey olduğunu” hem de uygulamalı olarak öğretmesinin dışında ne anlatıyor? Üstelik şike skandalının benzer bir düşünce yapısının ürünü olduğu, kaybetmeyi asla kabullenememe ve bir süre sonra, kazanmak için her yol mübah anlayışına geçiş yaparak sporun güzel doğasından uzaklaştığını göremeyecek kadar kör müyüz?
Terim ‘in UEFA yarı finalinde kırmızı kart gören Emre ‘yi tartakladığı, gol sevinci yaşarken yardımcı antrenörünü yumrukladığı, maç sırasında 4ncü hakemle çokça takıştığı, maç sonu demeçlerinde de takımında kötü giden şeyleri görmezden gelerek hakemlere yüklendiğine, maç öncesi/sonrası ego gösterisi yapıp gazeteci azarladığına vs pek çoğumuz şahit olmuşuzdur. Letonya maçında bunlara bir de ceketi yedek kulübesine fırlatmak eklendi. Gerçekten de kötü bir görüntüydü.
Terim işler iyi gitmeyince saha kenarında terör estiren yapısını ne zaman kazandı? Muhtemelen doğru yanıt “Terim ‘in hep böyle olduğu” olacaktır. Zira yaşadığımız ortam, tarihsel bağlantılarımız, eğitim ve insana saygı vb gibi Türkler olarak eleştirildiğimiz birçok benzer özelliğin, “yaşadığımız iklimin havasıyla suyuyla bünyeye yerleştiği” gözlerden kaçmamaktadır.
Hatırlarsanız, hakem itiraz eden futbolcumuza skorboard ‘u işaret ettiğinde, Terim ‘in egosu kabarmış, “kimse oyuncum ile skoru göstererek dalga geçemez” gibi bir demeç vermişti. Oysa hakem “boşuna itiraz ediyorsun, bak süre azalıyor, itiraz ile zaman çalıyorsun” gibi bir pozitif jest mimik kullanmıştı. Bu basit örnek bile aslında Terim ‘in algı dinamiklerinin farklı olduğunu ve çoğunlukla negatif yönde çalıştığını ispatlamak için yeterli.
Oysa Terim ‘e Türkiye Futbol Direktörlüğü görevi gibi gelebileceği en “cafcaflı” göreve getirilmişken, “bu takımı Euro 16 ‘ya götür” talimatı yerine “genç nesillere futbolu sevdir” talimatı verilse durum çok farklı olabilirdi. Belki böylece daha sağduyulu davranarak saha kenarından daha pozitif görüntü, maç sonralarında daha olumlu mesajlar verirdi.
Juventus ‘un efsane futbolcusu Andrea Pirlo; "Sahasında futbol oynadığınız şehrin çocukları sizi sevsin yeter, diğer her şey geçicidir” demişti. Bu düşüncenin çevresine negatif sinerji saçmadığı ve son derece insani temellere dayalı olduğu ortadadır. Henüz faal futbol yaşantısı süren bu kişinin mental açıdan birçoğumuzu göre fazlasıyla zengin olması bizlere bir ders vermelidir.
Sizlerin de çokça şahit olduğu üzere medyamız, yıllardır kaybedememeyi bize şirin göstermeye çalıştı. Bundan dolayı Emre Belözoğlu ‘nun saha içi çirkinlerinden fazla, “saha dışında çok efendi olduğuna” dair sempati cümlelerini neredeyse daha fazla okuduk. Terim ‘in kaybetmeyi kabul edemeyen yapısı da, kaybetmeyi sevmiyor vb gerekçelerle hep şirin gösterilmeye çalışıldı. Belki de taraf iken bunu fazla göremedik.
Spor ‘un “dostluk ve kardeşlik aracı” olduğunun unutulduğunu, tribünlerden passolig ile şiddetin uzaklaştırılmaya çalışıldığı bir ortamda saha kenarında gördüğünüz bu agresiflik eseri bize ve gençlerimize “kaybetmenin kötü ve belki tahammül edilemez bir şey olduğunu” hem de uygulamalı olarak öğretmesinin dışında ne anlatıyor? Üstelik şike skandalının benzer bir düşünce yapısının ürünü olduğu, kaybetmeyi asla kabullenememe ve bir süre sonra, kazanmak için her yol mübah anlayışına geçiş yaparak sporun güzel doğasından uzaklaştığını göremeyecek kadar kör müyüz?
Terim ‘in UEFA yarı finalinde kırmızı kart gören Emre ‘yi tartakladığı, gol sevinci yaşarken yardımcı antrenörünü yumrukladığı, maç sırasında 4ncü hakemle çokça takıştığı, maç sonu demeçlerinde de takımında kötü giden şeyleri görmezden gelerek hakemlere yüklendiğine, maç öncesi/sonrası ego gösterisi yapıp gazeteci azarladığına vs pek çoğumuz şahit olmuşuzdur. Letonya maçında bunlara bir de ceketi yedek kulübesine fırlatmak eklendi. Gerçekten de kötü bir görüntüydü.
Terim işler iyi gitmeyince saha kenarında terör estiren yapısını ne zaman kazandı? Muhtemelen doğru yanıt “Terim ‘in hep böyle olduğu” olacaktır. Zira yaşadığımız ortam, tarihsel bağlantılarımız, eğitim ve insana saygı vb gibi Türkler olarak eleştirildiğimiz birçok benzer özelliğin, “yaşadığımız iklimin havasıyla suyuyla bünyeye yerleştiği” gözlerden kaçmamaktadır.
Hatırlarsanız, hakem itiraz eden futbolcumuza skorboard ‘u işaret ettiğinde, Terim ‘in egosu kabarmış, “kimse oyuncum ile skoru göstererek dalga geçemez” gibi bir demeç vermişti. Oysa hakem “boşuna itiraz ediyorsun, bak süre azalıyor, itiraz ile zaman çalıyorsun” gibi bir pozitif jest mimik kullanmıştı. Bu basit örnek bile aslında Terim ‘in algı dinamiklerinin farklı olduğunu ve çoğunlukla negatif yönde çalıştığını ispatlamak için yeterli.
Oysa Terim ‘e Türkiye Futbol Direktörlüğü görevi gibi gelebileceği en “cafcaflı” göreve getirilmişken, “bu takımı Euro 16 ‘ya götür” talimatı yerine “genç nesillere futbolu sevdir” talimatı verilse durum çok farklı olabilirdi. Belki böylece daha sağduyulu davranarak saha kenarından daha pozitif görüntü, maç sonralarında daha olumlu mesajlar verirdi.
Juventus ‘un efsane futbolcusu Andrea Pirlo; "Sahasında futbol oynadığınız şehrin çocukları sizi sevsin yeter, diğer her şey geçicidir” demişti. Bu düşüncenin çevresine negatif sinerji saçmadığı ve son derece insani temellere dayalı olduğu ortadadır. Henüz faal futbol yaşantısı süren bu kişinin mental açıdan birçoğumuzu göre fazlasıyla zengin olması bizlere bir ders vermelidir.
Moderatör tarafında düzenlendi: