Okulda Dünya'nın çekirdeğini öğrenirken onu sakin bir küre olarak hayal ederiz. Pürüzsüz, hareketsiz ve bir pinpon topu kadar yuvarlak bir yapı... Tıpkı bir matruşka bebek seti gibi birbirini saran çeşitli katmanların en dibinde, öylece durduğunu düşünürüz.
Elbette gerçek tablonun bundan çok daha karmaşık olduğunu uzun zamandır biliyoruz. Dünya'nın demir açısından zengin çekirdeği, gezegenin yüzeyinin ötesine geçip uzaya kadar uzanacak kadar güçlü bir manyetik alan üretir. Bu alan, Güneş'in yıldız rüzgarlarıyla etkileşime girerek manyetosfer dediğimiz yapıyı ortaya çıkarır.
Ekli dosyayı görüntüle 335493
Dünya'nın çekirdeğinden dışarı yansıyan bu etkiyi incelediğimizde, çekirdeğin sürekli hareket halinde olduğunu ve parlayan bir pinpon topuna hiç benzemediğini görüyoruz.
Hatta Dünya'nın katmanları arasında ilerleyen sismik dalgalar (deprem dalgaları) üzerine yapılan son çalışmalar, çekirdeğin sınırlarının, yeryüzünün topoğrafyasıyla yarışacak kadar dramatik bir tablo çizdiğini gösteriyor.
Görünen o ki, çekirdeğin kendi dağları, vadileri, toprak kaymaları ve hatta biz onun haritasını çıkardıkça çekirdeğin yüzeyini değiştiren volkanları bile var.
Şaşırtıcı bir şekilde, sismik dalgalar üzerinde yapılan çalışmalar, alt mantoya doğru uzanan ve Everest Dağı'ndan çok daha uzun (yaklaşık 9 kilometre) devasa yapıları ortaya çıkardı.
Bu "dağlar", Güneş Sistemi'ndeki Mars'ta bulunan 22 kilometre yüksekliğindeki devasa kalkan volkanı Olympus Mons da dahil olmak üzere, yüzeyde yer alan bilindik tüm zirvelerden daha yüksektir.
Dünya'nın çekirdeğinden yukarı doğru yükselen dağlar, 1000 kilometre gibi şaşırtıcı yüksekliklere ulaşabiliyor (bu, Everest Dağı'nın yüksekliğinin 100 katından bile fazladır).
Bilim insanları çekirdeğin hayal ettiğimizden çok daha çalkantılı bir yer olduğunu keşfettikçe, doğal olarak onun her zaman böyle olup olmadığını sorgulamaya başlıyorlar.
Çekirdeğin değişen yüzeyinin haritasını çıkarmak için sismik dalgaları kullanan bir dizi projenin merkezindeki temel soru tam olarak budur.
Ancak daha da heyecan verici olanı, araştırmacıların çözdükleri her bir gizemin ardından bulgularında yeni bir anormalliğin ortaya çıkmasıdır.
Her ikisi de yüzeyin yaklaşık 2000 kilometre altındadır. Yani bizden, Uluslararası Uzay İstasyonu'ndaki astronotların olduğundan beş kat daha uzaktalar.
Pasifik'in altındaki dağ öylesine devasadır ki, genişliği yaklaşık 3000 kilometredir. Bu da neredeyse Ay kadar geniş olduğu anlamına gelir. Bu dağlar birlikte değerlendirildiğinde, Dünya'nın tüm hacminin %6'sını oluşturacak kadar büyüktür.
Bu, akıl almaz bir miktardır. Ancak bunu bir perspektife oturtmak için Dünya'nın uçsuz bucaksız okyanuslarını düşünün. Okyanuslar, gezegenimize "Mavi Gezegen" dememize yetecek kadar geniş bir yüzeyi kaplasalar da gezegenin tüm hacminin sadece %0,12'sini oluştururlar.
Bu yeraltı devlerine, jeologlar Tuzo Wilson ve W. Jason Morgan'ın anısına Tuzo ve Jason adları verilmiştir.
Genellikle dağ olarak adlandırılsalar da teknik olarak büyük düşük hız bölgeleri (İng: "large low-velocity provinces" veya kısaca "LLVP") olarak bilinirler. Bir başka deyişle, bu yapılar sismik dalgaları yavaşlatan devasa alanlardır.
Bu yapıların varlığı, tam olarak sismik dalgalar üzerindeki etkileri sayesinde keşfedildi. İlk olarak 1980'lerde fark edilen bu bölgeler, 1994'te Bolivya'da meydana gelen bir depremin ardından çok daha iyi anlaşıldı. Hollanda'daki Utrecht Üniversitesinden sismolog Prof. Dr. Arwen Deuss bunu şöyle açıklıyor:
İki levha birbirine sürtündüğünde deprem tetiklenebilir; ancak bir levha diğerinin altına da kayabilir. Bu sürece dalma-batma adı verilir. Dalan bir levha, manto boyunca tamamen dibe çökerek, mantonun zemininde jeolojik bir gemi enkazına dönüşebilir ve Dünya'nın çekirdeğiyle buluştuğu noktaya kadar inebilir.
Ne var ki büyük düşük hız bölgeleri üzerine yapılan son araştırmalar, bu bölgeler hakkında bildiğimizi sandığımız şeyleri sorgulatıyor.
Arwen Deuss liderliğindeki bir ekip, sismik dalgaların büyük düşük hız bölgelerinden geçerken nasıl enerji kaybettiğini veya nasıl "sönümlendiğini" inceledi. Deuss'un ekibi, beklentilerinin aksine, dalgaların çok az enerji kaybettiğini buldu. Dalgalar komşu levha mezarlıklarından geçtiğinde çok daha fazla enerji kaybediyordu.
Dikkatli bir analizin ardından ekip, bu farkın levhaları ve dağları oluşturan mineral taneciklerinin boyutundan kaynaklandığı sonucuna vardı. Mezarlıktaki levhalarda bulunan tanecikler küçük ve sıkıca paketlenmiştir. Bu da sismik dalgaların içlerinden geçmesini zorlaştırır. Deuss, durumu şöyle özetliyor:
Büyük düşük hız bölgelerindeki tanecik boyutlarının, çevrelerindeki tektonik levha mezarlığındakilerden farklı olması da bu gizemi daha da artırıyor.
Ancak araştırmacıların Ay bağlantısı teorisine soğuk su dökebilecek yeni bulguları da var. Cardiff Üniversitesinden Dr. James Panton liderliğindeki bir ekip, Tuzo ve Jason'ın farklı bileşimlere sahip olduğunu buldu. Dr. Panton bu durumu şöyle açıklıyor:
2024'ün sonlarında sismologlar, Pasifik'in altında, Paskalya Adası yakınlarındaki mantoda saklanan ve bir zamanlar deniz tabanı olan bir kaya parçası keşfettiklerini duyurdular. Kabuksal materyalden oluşan bu levha parçası, ilk dinozorların ortaya çıktığı ve tüm modern kıtalarımızın birleşik olduğu bir zamanda, yani 250 milyon yıl önce batmaya başlamıştı.
Bu keşfi, çok geçmeden başka bir keşif izledi. İsviçre'deki ETH Zürih Jeoloji Enstitüsünden Thomas Schouten liderliğindeki bir ekip, ilk bakışta batmış tektonik levhalar gibi görünen mantodaki sayısız yamayı tespit etmek için yeni bir sismografik görüntüleme türü kullandı.
Ancak bu parçaların hepsi yanlış yerlerde duruyordu. Normalde bunların tektonik levhaların birleşme yerlerinin altında olması beklenir. Oysa bazıları, Batı Pasifik Okyanusu'nun altı gibi bildiğimiz kadarıyla hiçbir zaman tektonik aktivite yaşamamış yerlerde bulunuyordu. Schouten şöyle söylüyor:
Sayılarının çokluğu göz önüne alındığında, potansiyel bir alternatif açıklama, bunların başından beri mantoda bulunan eski, mineral bakımından zengin materyaller içeren bölgeler olmasıdır. Bu durumda, gezegenimizin doğumunun önemli "görgü tanıkları" olabilirler.
Bütün bunlar, ayaklarımızın altındaki dünya hakkında ne kadar az şey bildiğimizi, bizi şaşırtmaya devam ettiğini ve gezegenimizde nasıl var olduğumuzu anlamak açısından ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.
2024 yılında, Utah Üniversitesinden jeolog Dr. Michael Thorne liderliğindeki bir ekip, Ultra Düşük Hız Bölgeleri olarak adlandırılan geniş bir ağın kanıtını buldu. Bu bölgelerden geçen sismik dalgalar P'ye kadar yavaşlayabiliyordu.
Bu bölgelerin varlığını daha önceden biliyor; onları Hawaii'nin volkanik adaları gibi sıcak noktaların yakınında buluyorduk. Ancak Thorne'un araştırması, bu bölgelerin Kuzey Afrika, Doğu Asya ve Kuzeybatı Pasifik'in altı da dahil olmak üzere her yerde olduğunu gösteriyor. Thorne bunu şöyle açıklıyor:
Ancak bu kadar yaygın görünmeleri, onların daha modern olduklarını ve belki de bugün hala aktif olarak oluştuklarını düşündürüyor.
Kesin mekanizma belirsizliğini koruyor olsa da Thorne tarafından ortaya atılan bir fikir, deniz tabanındaki okyanus ortası sırtları olarak bilinen tektonik sıradağların etrafındaki malzemenin eridiği yönündedir. Bu malzeme daha sonra mantoya yayılarak büyük düşük hız bölgelerinin sınırlarında birikir.
Bu boyutlar, Dünya'nın çekirdeğini Mars gezegeninden biraz daha büyük yapar. Adeta gezegen içinde gezegen barındırmak gibidir ve doğrusu çekirdeğin dünya dışı birçok özelliği vardır. Örneğin iç çekirdek, neredeyse Güneş'in yüzeyi kadar sıcaktır.
2024'ün ortalarında, Avustralya Ulusal Üniversitesinden sismolog Dr. Xiaolong Ma ve jeofizikçi Prof. Dr. Hrvoje Tkalčić, çekirdekte Dünya'nın ekvatoruna paralel, simit biçiminde büyük bir bölge keşfettiler.
Sismik dalgalar bu bölgede, çekirdeğin geri kalanına kıyasla yaklaşık -aha yavaş hareket ediyor. Araştırmacılar, bu alanın sadece birkaç yüz kilometre kalınlığında olduğunu tahmin ediyorlar. Tkalčić şöyle belirtiyor:
Vidale, iç çekirdeğin en üstünün dış çekirdekle buluştuğu yerde 100 metre uzunluğunda küçük deformasyonlar tespit ettiğini düşünüyor. Vidale şöyle anlatıyor:
Birkaç milyar yıl içinde tamamen katılaştığında, Dünya'nın manyetik alanı kapanacak ve bizi Güneş'in ve onun yıldız rüzgarlarının yıkıcı etkilerine karşı korumasız bırakacaktır. Bu yüklü parçacık akışı, tıpkı bir zamanlar Mars'a yaptığı gibi gezegenimizin atmosferini yavaş yavaş yok edecek ve Dünya'yı çorak, cansız bir çöle dönüştürecektir.
Çekirdek, Dünya'nın mevcut durumu için her zaman bir öncü gösterge olmuştur. Modern çekirdek, gezegenin ilk etapta ne kadar hızlı oluştuğuna dair ipuçları bile barındırıyor olabilir. Tüm bunlar, helyum-3 olarak bilinen nadir bir helyum formuna bağlıdır.
Helyum o kadar hafiftir ki Dünya'nın kütleçekiminden kolayca kurtulup uzaya sızar. Ne var ki çekirdek, erken Güneş Sistemi'nin devasa gaz ve toz bulutundan oluşurken bir miktar helyum-3'ü hapsetmiş olabilir. Sorun şu ki çekirdek büyük ölçüde demirden oluşur ve bilim insanları geleneksel olarak demir ile helyumun karışmadığını düşünmüştür.
Ancak Japonya'daki Tokyo Üniversitesinden araştırmacılar tarafından yapılan yeni bir çalışma bu fikri sorgulamaya açmıştır.
Eğer helyum-3 ve demir gerçekten birbirine karışıyorsa, Dünya'nın çekirdeğinde ne kadar helyum-3 olduğunu bulmak, gezegenin ne kadar hızlı oluştuğuna dair uzun süredir devam eden bir tartışmayı çözmeye yardımcı olabilir.
Eğer yaygın olarak inanıldığı gibi Dünya'nın oluşumu yaklaşık 100 milyon yıl sürdüyse, çekirdekte çok fazla helyum-3 bulunmayacaktır; çünkü bu gazın dışarı sızmak için bolca zamanı olmuştur. Çok daha yüksek bir helyum-3 seviyesi, Dünya'nın çok daha hızlı oluştuğunun göstergesidir.
Jeologlar ve sismologlar, metaforik olarak perdeyi aralamalarını ve Dünya'nın iç katmanlarının gizli sırlarını öğrenmelerini sağlayacak ipuçlarını yavaş ama emin adımlarla bir araya getiriyorlar.
Elbette gerçek tablonun bundan çok daha karmaşık olduğunu uzun zamandır biliyoruz. Dünya'nın demir açısından zengin çekirdeği, gezegenin yüzeyinin ötesine geçip uzaya kadar uzanacak kadar güçlü bir manyetik alan üretir. Bu alan, Güneş'in yıldız rüzgarlarıyla etkileşime girerek manyetosfer dediğimiz yapıyı ortaya çıkarır.
Ekli dosyayı görüntüle 335493
Dünya'nın çekirdeğinden dışarı yansıyan bu etkiyi incelediğimizde, çekirdeğin sürekli hareket halinde olduğunu ve parlayan bir pinpon topuna hiç benzemediğini görüyoruz.
Hatta Dünya'nın katmanları arasında ilerleyen sismik dalgalar (deprem dalgaları) üzerine yapılan son çalışmalar, çekirdeğin sınırlarının, yeryüzünün topoğrafyasıyla yarışacak kadar dramatik bir tablo çizdiğini gösteriyor.
Görünen o ki, çekirdeğin kendi dağları, vadileri, toprak kaymaları ve hatta biz onun haritasını çıkardıkça çekirdeğin yüzeyini değiştiren volkanları bile var.
Şaşırtıcı bir şekilde, sismik dalgalar üzerinde yapılan çalışmalar, alt mantoya doğru uzanan ve Everest Dağı'ndan çok daha uzun (yaklaşık 9 kilometre) devasa yapıları ortaya çıkardı.
Bu "dağlar", Güneş Sistemi'ndeki Mars'ta bulunan 22 kilometre yüksekliğindeki devasa kalkan volkanı Olympus Mons da dahil olmak üzere, yüzeyde yer alan bilindik tüm zirvelerden daha yüksektir.
Dünya'nın çekirdeğinden yukarı doğru yükselen dağlar, 1000 kilometre gibi şaşırtıcı yüksekliklere ulaşabiliyor (bu, Everest Dağı'nın yüksekliğinin 100 katından bile fazladır).
Bilim insanları çekirdeğin hayal ettiğimizden çok daha çalkantılı bir yer olduğunu keşfettikçe, doğal olarak onun her zaman böyle olup olmadığını sorgulamaya başlıyorlar.
Çekirdeğin değişen yüzeyinin haritasını çıkarmak için sismik dalgaları kullanan bir dizi projenin merkezindeki temel soru tam olarak budur.
Ancak daha da heyecan verici olanı, araştırmacıların çözdükleri her bir gizemin ardından bulgularında yeni bir anormalliğin ortaya çıkmasıdır.
Yer Altındaki İki Büyük Dağ
Dünya'nın, biri Afrika'nın altında gizlenmiş, diğeri ise Pasifik'in derinliklerine yerleşmiş özellikle büyük iki yer altı dağı vardır.Her ikisi de yüzeyin yaklaşık 2000 kilometre altındadır. Yani bizden, Uluslararası Uzay İstasyonu'ndaki astronotların olduğundan beş kat daha uzaktalar.
Pasifik'in altındaki dağ öylesine devasadır ki, genişliği yaklaşık 3000 kilometredir. Bu da neredeyse Ay kadar geniş olduğu anlamına gelir. Bu dağlar birlikte değerlendirildiğinde, Dünya'nın tüm hacminin %6'sını oluşturacak kadar büyüktür.
Bu, akıl almaz bir miktardır. Ancak bunu bir perspektife oturtmak için Dünya'nın uçsuz bucaksız okyanuslarını düşünün. Okyanuslar, gezegenimize "Mavi Gezegen" dememize yetecek kadar geniş bir yüzeyi kaplasalar da gezegenin tüm hacminin sadece %0,12'sini oluştururlar.
Bu yeraltı devlerine, jeologlar Tuzo Wilson ve W. Jason Morgan'ın anısına Tuzo ve Jason adları verilmiştir.
Genellikle dağ olarak adlandırılsalar da teknik olarak büyük düşük hız bölgeleri (İng: "large low-velocity provinces" veya kısaca "LLVP") olarak bilinirler. Bir başka deyişle, bu yapılar sismik dalgaları yavaşlatan devasa alanlardır.
Bu yapıların varlığı, tam olarak sismik dalgalar üzerindeki etkileri sayesinde keşfedildi. İlk olarak 1980'lerde fark edilen bu bölgeler, 1994'te Bolivya'da meydana gelen bir depremin ardından çok daha iyi anlaşıldı. Hollanda'daki Utrecht Üniversitesinden sismolog Prof. Dr. Arwen Deuss bunu şöyle açıklıyor:
Kimse büyük düşük hız bölgelerinin yalnızca geçici bir fenomen mi olduğunu yoksa milyonlarca, belki de milyarlarca yıldır orada mı durduklarını bilmiyordu.
Dalma-Batma ve Levha Mezarlıkları
Büyük düşük hız bölgeleri, "levha mezarlıkları" olarak bilinen bölgelerle çevrilidir. Buralar, talihsiz tektonik levhaların son dinlenme yerleridir. Tektonik levhalar, Dünya'nın yüzeyini oluşturan ve birbirine geçen devasa yapboz parçalarıdır.İki levha birbirine sürtündüğünde deprem tetiklenebilir; ancak bir levha diğerinin altına da kayabilir. Bu sürece dalma-batma adı verilir. Dalan bir levha, manto boyunca tamamen dibe çökerek, mantonun zemininde jeolojik bir gemi enkazına dönüşebilir ve Dünya'nın çekirdeğiyle buluştuğu noktaya kadar inebilir.
Ne var ki büyük düşük hız bölgeleri üzerine yapılan son araştırmalar, bu bölgeler hakkında bildiğimizi sandığımız şeyleri sorgulatıyor.
Arwen Deuss liderliğindeki bir ekip, sismik dalgaların büyük düşük hız bölgelerinden geçerken nasıl enerji kaybettiğini veya nasıl "sönümlendiğini" inceledi. Deuss'un ekibi, beklentilerinin aksine, dalgaların çok az enerji kaybettiğini buldu. Dalgalar komşu levha mezarlıklarından geçtiğinde çok daha fazla enerji kaybediyordu.
Dikkatli bir analizin ardından ekip, bu farkın levhaları ve dağları oluşturan mineral taneciklerinin boyutundan kaynaklandığı sonucuna vardı. Mezarlıktaki levhalarda bulunan tanecikler küçük ve sıkıca paketlenmiştir. Bu da sismik dalgaların içlerinden geçmesini zorlaştırır. Deuss, durumu şöyle özetliyor:
Bu keşfin, Dünya'nın mantosunu bir bütün olarak anlamamız açısından önemli sonuçları vardır. Büyük taneciklerin bir araya gelmesi küçük olanlara göre çok daha uzun sürer. Bu da büyük düşük hız bölgelerinin yaşlı olması gerektiği anlamına gelir; bu yapılar muhtemelen yarım milyar yaşındadır. Manto genellikle tıpkı üzerindeki okyanuslar gibi iyi karışmış, girdaplar ve akıntılarla sürekli çalkalanan "hızlı akan" bir materyal bölgesi olarak kabul edilir. Buna rağmen elde edilen yeni sonuçlar, Tuzo ve Jason gibi devasa yapıların yüz milyonlarca yıl boyunca varlığını sürdürebileceğine dair ipuçları veriyor.Büyük düşük hız bölgelerinin çok az sönümleme göstermesi, çok daha büyük taneciklerden oluşmaları gerektiği anlamına geliyor.
Batan Levhalar, Yükselen Dağlar
Hatta bu yapılar çok daha yaşlı bile olabilirler. Dünya'nın mantosundaki bu kıta büyüklüğündeki yapıların, ilk günlerinde Dünya'ya çarpan bir gezegenin devasa kalıntıları olduğuna dair inatçı ve büyüleyici bir fikir var. Astronomlar, bu çarpışmadan arta kalan enkazın zamanla birleşerek Ay'ı oluşturduğunu düşünüyor.Büyük düşük hız bölgelerindeki tanecik boyutlarının, çevrelerindeki tektonik levha mezarlığındakilerden farklı olması da bu gizemi daha da artırıyor.
Ancak araştırmacıların Ay bağlantısı teorisine soğuk su dökebilecek yeni bulguları da var. Cardiff Üniversitesinden Dr. James Panton liderliğindeki bir ekip, Tuzo ve Jason'ın farklı bileşimlere sahip olduğunu buldu. Dr. Panton bu durumu şöyle açıklıyor:
Bu, bilim insanlarının Dünya yüzeyindeki materyallerin mantoya nasıl battığı hakkında daha fazla şey öğrenmeye başlamasının yollarından sadece biridir.Pasifik'teki büyük düşük hız bölgesinin dalan okyanusal kabuk açısından zenginleştiğini bulduk; bu da Dünya'nın yakın zamandaki dalma-batma geçmişinin bu farklılığı yönlendirdiğini gösteriyor.
2024'ün sonlarında sismologlar, Pasifik'in altında, Paskalya Adası yakınlarındaki mantoda saklanan ve bir zamanlar deniz tabanı olan bir kaya parçası keşfettiklerini duyurdular. Kabuksal materyalden oluşan bu levha parçası, ilk dinozorların ortaya çıktığı ve tüm modern kıtalarımızın birleşik olduğu bir zamanda, yani 250 milyon yıl önce batmaya başlamıştı.
Bu keşfi, çok geçmeden başka bir keşif izledi. İsviçre'deki ETH Zürih Jeoloji Enstitüsünden Thomas Schouten liderliğindeki bir ekip, ilk bakışta batmış tektonik levhalar gibi görünen mantodaki sayısız yamayı tespit etmek için yeni bir sismografik görüntüleme türü kullandı.
Ancak bu parçaların hepsi yanlış yerlerde duruyordu. Normalde bunların tektonik levhaların birleşme yerlerinin altında olması beklenir. Oysa bazıları, Batı Pasifik Okyanusu'nun altı gibi bildiğimiz kadarıyla hiçbir zaman tektonik aktivite yaşamamış yerlerde bulunuyordu. Schouten şöyle söylüyor:
Sismik dalgalar bu bölgelerden tıpkı batan levhalardan geçtikleri hızda geçerler; ancak bu, söz konusu bölgelerin batmış levhalar olduğu anlamına gelmez.Yeni yüksek çözünürlüklü modelle Dünya'nın mantosunun her yerinde bu tür anomaliler görebiliyoruz. Ancak bunların tam olarak ne olduklarını bilmiyoruz.
Sayılarının çokluğu göz önüne alındığında, potansiyel bir alternatif açıklama, bunların başından beri mantoda bulunan eski, mineral bakımından zengin materyaller içeren bölgeler olmasıdır. Bu durumda, gezegenimizin doğumunun önemli "görgü tanıkları" olabilirler.
Bütün bunlar, ayaklarımızın altındaki dünya hakkında ne kadar az şey bildiğimizi, bizi şaşırtmaya devam ettiğini ve gezegenimizde nasıl var olduğumuzu anlamak açısından ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.
Ultra Düşük Hız Bölgeleri
Alt mantoda, gezegenin çekirdeğiyle olan sınıra yakın bir yerde Dünya'nın geçmişine ait başka kayıtlar da gizleniyor olabilir.2024 yılında, Utah Üniversitesinden jeolog Dr. Michael Thorne liderliğindeki bir ekip, Ultra Düşük Hız Bölgeleri olarak adlandırılan geniş bir ağın kanıtını buldu. Bu bölgelerden geçen sismik dalgalar P'ye kadar yavaşlayabiliyordu.
Bu bölgelerin varlığını daha önceden biliyor; onları Hawaii'nin volkanik adaları gibi sıcak noktaların yakınında buluyorduk. Ancak Thorne'un araştırması, bu bölgelerin Kuzey Afrika, Doğu Asya ve Kuzeybatı Pasifik'in altı da dahil olmak üzere her yerde olduğunu gösteriyor. Thorne bunu şöyle açıklıyor:
Bilim insanları daha önce ultra düşük hız bölgelerinin, Dünya'nın gençliğinde düzenli olarak yağan uzay kayalarının kalıntıları olabileceğinden şüpheleniyordu.Bunlar, gezegende keşfedilen en aşırı yapılardan bazılarıdır.
Ancak bu kadar yaygın görünmeleri, onların daha modern olduklarını ve belki de bugün hala aktif olarak oluştuklarını düşündürüyor.
Kesin mekanizma belirsizliğini koruyor olsa da Thorne tarafından ortaya atılan bir fikir, deniz tabanındaki okyanus ortası sırtları olarak bilinen tektonik sıradağların etrafındaki malzemenin eridiği yönündedir. Bu malzeme daha sonra mantoya yayılarak büyük düşük hız bölgelerinin sınırlarında birikir.
Simit Biçiminde Sarsıcı Bir Keşif
Mantonun altına indiğinizde Dünya'nın çekirdeğine ulaşırsınız. İç ve dış çekirdek olarak ikiye ayrılan bu yapının tamamı yaklaşık 7000 kilometrelik bir çapa sahiptir.Bu boyutlar, Dünya'nın çekirdeğini Mars gezegeninden biraz daha büyük yapar. Adeta gezegen içinde gezegen barındırmak gibidir ve doğrusu çekirdeğin dünya dışı birçok özelliği vardır. Örneğin iç çekirdek, neredeyse Güneş'in yüzeyi kadar sıcaktır.
2024'ün ortalarında, Avustralya Ulusal Üniversitesinden sismolog Dr. Xiaolong Ma ve jeofizikçi Prof. Dr. Hrvoje Tkalčić, çekirdekte Dünya'nın ekvatoruna paralel, simit biçiminde büyük bir bölge keşfettiler.
Sismik dalgalar bu bölgede, çekirdeğin geri kalanına kıyasla yaklaşık -aha yavaş hareket ediyor. Araştırmacılar, bu alanın sadece birkaç yüz kilometre kalınlığında olduğunu tahmin ediyorlar. Tkalčić şöyle belirtiyor:
Güney Kaliforniya Üniversitesinden sismolog Prof. Dr. John Vidale liderliğindeki ayrı bir araştırmaya göre, Dünya'nın iç çekirdeği son 20 yıl içinde şekil değiştirmiş bile olabilir. Dünya'nın iç çekirdeği katıdır ve erimiş dış çekirdekten bağımsız olarak döner.Bu bölgenin silikon ve oksijen gibi daha hafif elementler içerdiğini düşünüyoruz. Çekirdekten geçen ve Dünya'nın manyetik alanını üreten devasa sıvı metal akıntıları üzerinde çok önemli bir rol oynuyor olabilir.
Vidale, iç çekirdeğin en üstünün dış çekirdekle buluştuğu yerde 100 metre uzunluğunda küçük deformasyonlar tespit ettiğini düşünüyor. Vidale şöyle anlatıyor:
Vidale'ye göre bu tür rahatsızlıklar, devasa toprak kaymalarının yanı sıra bu sınır boyunca fokurdayan volkanlara bile yol açabilir. Her ne kadar aradaki devasa mesafeler bunları kesin olarak kanıtlamayı oldukça zorlaştırsa da.Erimiş dış çekirdeğin çalkantılı olduğu yaygın olarak biliniyor. Ancak bu çalkantının insan ömrü ölçeğinde komşusu iç çekirdeği bozduğu daha önce gözlemlenmemişti. Bu çalışmada ilk kez gözlemlediğimiz şey, muhtemelen dış çekirdeğin iç çekirdeği rahatsız etmesidir.
Dünya'nın Sonunun Başlangıcı
Bu değişiklikler, belki de Dünya ve gezegenin yaşanabilirliği için sonun başlangıcıdır. Erimiş dış çekirdek yavaş yavaş katı iç çekirdeğin üzerine donmaktadır.Birkaç milyar yıl içinde tamamen katılaştığında, Dünya'nın manyetik alanı kapanacak ve bizi Güneş'in ve onun yıldız rüzgarlarının yıkıcı etkilerine karşı korumasız bırakacaktır. Bu yüklü parçacık akışı, tıpkı bir zamanlar Mars'a yaptığı gibi gezegenimizin atmosferini yavaş yavaş yok edecek ve Dünya'yı çorak, cansız bir çöle dönüştürecektir.
Çekirdek, Dünya'nın mevcut durumu için her zaman bir öncü gösterge olmuştur. Modern çekirdek, gezegenin ilk etapta ne kadar hızlı oluştuğuna dair ipuçları bile barındırıyor olabilir. Tüm bunlar, helyum-3 olarak bilinen nadir bir helyum formuna bağlıdır.
Helyum o kadar hafiftir ki Dünya'nın kütleçekiminden kolayca kurtulup uzaya sızar. Ne var ki çekirdek, erken Güneş Sistemi'nin devasa gaz ve toz bulutundan oluşurken bir miktar helyum-3'ü hapsetmiş olabilir. Sorun şu ki çekirdek büyük ölçüde demirden oluşur ve bilim insanları geleneksel olarak demir ile helyumun karışmadığını düşünmüştür.
Ancak Japonya'daki Tokyo Üniversitesinden araştırmacılar tarafından yapılan yeni bir çalışma bu fikri sorgulamaya açmıştır.
Eğer helyum-3 ve demir gerçekten birbirine karışıyorsa, Dünya'nın çekirdeğinde ne kadar helyum-3 olduğunu bulmak, gezegenin ne kadar hızlı oluştuğuna dair uzun süredir devam eden bir tartışmayı çözmeye yardımcı olabilir.
Eğer yaygın olarak inanıldığı gibi Dünya'nın oluşumu yaklaşık 100 milyon yıl sürdüyse, çekirdekte çok fazla helyum-3 bulunmayacaktır; çünkü bu gazın dışarı sızmak için bolca zamanı olmuştur. Çok daha yüksek bir helyum-3 seviyesi, Dünya'nın çok daha hızlı oluştuğunun göstergesidir.
Jeologlar ve sismologlar, metaforik olarak perdeyi aralamalarını ve Dünya'nın iç katmanlarının gizli sırlarını öğrenmelerini sağlayacak ipuçlarını yavaş ama emin adımlarla bir araya getiriyorlar.